KHK’lı HDP Diyarbakır Milletvekilli Asistan doktor Semra Güzel hikâyesini bize özetledi…

 

 

 

DİYARBAKIR- ÖTEKİLERİN GÜNDEMİ; Diyarbakır Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde Anestezi ve reanimasyon bölümünde asistan doktor iken ve uzmanlığı almasına 1 ay kala  ihraç edilen Asistan doktor Semra Güzel Gazeteci Hamza ÖZKAN’a hikayesini anlatı…

Sanırım bir insanın kendi hikâyesini kısa da olsa anlatması zor. İlk başta bir KHK’li olarak hikâyeni anlatır mısın dediklerinde “tabi ne olacak yazarım elbette” dedim.  Fakat neyi yazsam, neye değinsem, nereden başlasam dediğimde zorlandım. Evet, ben de bir KHK’ liyim. 677 sayılı KHK ile ihraç edildim. İhraç edildiğimde Diyarbakır Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde sevdiğim mesleğim olan hekimliği yapıyordum. Anestezi ve reanimasyon bölümünde asistandım ve uzman olmama 1 ayım kalmıştı. Yani anlayacağınız eğitim hakkım da elimden alınmıştı. Benim gibi binlerce kişi ihraç edilmişti.  Bunların içerisinde asistan olup eğitim hakkı elinden  alınanlar da vardı. Tabi ben ihraç haberini aldığımda sabah hastaneye gitmiş ve işe başlamıştım.

Daha önce de kanun hükmünde kararnameler yayınlanmıştı ve her sabah yeni bir kanun hükmünde kararname olabilir ihtimali ile uyanıyorduk. Tabii bana o sabah hiç olmadığı kadar günaydın, nasılsın mesajları gelmeye başlamıştı. ‘Hayırdır! Bu sabahta mı bir kanun hükmünde kararname var’ deyip espri yapmıştım. Evet, varmış ve benim de ismim varmış. Tabi doğrusunu söylemek gerekirse çok çok ciddi bir etkilenme yaşamadım, psikolojik buhrana kapılmadım. Çünkü bizim yaşadığımız coğrafyada çok daha büyük acılar vardı; ölümlere tanıklık etmiştik. Sur, Cizre, Nusaybin, Gever’deki çatışmalı süreçlerde başta yaşam hakkı olmak üzere ağır hak ihlallerine tanıklık ettik.

Bomba seslerinden uyuyamıyor, ölümler olmasın diye her gün mücadele veriyorduk. İnsanlar canlarını kaybederken bencillik gibi geliyordu benim mesleğimden alınmama  yaşayacağım üzüntü. Fakat bu KHK’ler sadece ihraç olanları etkilemiyor, bu kişilerin aileleri de etkileniyordu, çevreleri de etkileniyordu. Öğretmenin öğrencisi, sağlık emekçilerinin hastaları etkileniyordu. Yani ihraç edilen her meslek grubunun mesleğinden dolayı muhatap olduğu halk kitlesi de etkileniyordu. Sistem kendince yeni bir kadrolaşmaya gidiyordu. Kendinden olmayanı izole edip yerine kendine itaat eden kişileri yerleştiriyordu. Bir soykırım mekanizması gibi çalışıyordu. Faşizm kanun hükmünde kararnamelerle bize şunu söylüyordu; eğer benim yoluma gelmezsen, benim gibi düşünmezsen elinde olan her şeyi alırım. “Bak  can da aldım, mesleğini de  çok rahat alırım” diyordu. Bu faşist sistem ile mücadele ediyorduk ve  etmek gerekiyordu. Hukuki süreçleri  tabi ki de işletecektik. Nihayetinde bin bir emekle, çabayla kazanılmış bir mesleğim vardı. Okurken sabahladığım günler, strese girdiğim sınavlar vardı. Meslek yeminizdeki “Önce, zarar verme” ilkesi üzerinden yaptığım sevdiğin bir mesleğim vardı. O yüzden ihraç edildikten sonra Amed’de kalmaya, mücadeleye devam etmeye karar verdim. İhraç edildiğimde  Amed  Tabip Odası Eş Başkanıydım, SES aktîvîstiydim. Buralarda mücadeleye devam ettim. Sendikanın ve odanın, böylesi süreçlerde üyelerini sahiplenmesinin, faşizme karşı emek ve meslek örgütlerinde örgütlenmenin, birlikte mücadele ve  dayanışma açısından ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gördüm. Bir arada mücadele vererek başarıya ulaşacağımıza olan inancımız arttı.

Aslında ihraç olduktan sonra hissettiğim farklı bir duyguydu, başkaları da aynı duyguyu yaşadı mı bilmiyorum? Kendimi çok daha özgür hissettim. Belki de sistemle bir bağım yoktu artık, o yüzdendi. Yani bir daha bizleri koşulsuz itaate zorlayan bu sistemi kabul etmek istemiyordum. Ya da  bu sistemin değişmesi gerekiyordu.

Yayınlanan KHK’ler ile iş güvencesi de hukuksuz bir şekilde gasp ediliyordu. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında FETÖ kapsamında yayınlanan KHK’ler amacının dışına çıktı.

Bizler de zaten okların  demokrasiden, barıştan, insan hak ve özgürlüklerinden yana tavır almış tüm çevrelere yöneleceğini biliyorduk ki ihraçların birçoğunun hukuksuzca olduğunu düşünüyorum. Çünkü sistem kendine muhalefet eden herkesi sindirme ve yok etme çabasına girmişti. Bizleri akıl dışı gerekçelerle ihraç ediyorlardı. Yani özetle tek gerekçe ihraç edilenlerin kendilerinden olmamasıydı. Ama kusura bakmasınlar biz hiçbir zaman tekçi zihniyetten yana olmadık olmayacağız da. Bugün sistem kendinden olmayanı yaşamın her alanında izole etmektedir. Hukuk tanımamakta, kendi yasalarını uymamaktadır. Hukuki olduğu söylenen bu  kararlar aslında  siyasi iktidarın verdiği kararlardır. Yargı siyasallaşmıştır.

İktidar, KHK ile ihraç ettiği yetmiyormuş gibi bu kişileri toplum içerisinde hastalıklıymış gibi bir psikoloji yaratmakta,  özel sektörde iş bulmalarını engelleyerek çaresizliğe mahkûm etmek istemektedir. 24 Haziran Genel Seçimlerinde Mecliste temsil hakkı kazanan KHK’li milletvekilleri olarak kürsüye her çıktığımızda, her fırsatta gasp edilen haklarımızın hesabını sorduk, hukuk ahlak ve vicdan dışı hazırlanan KHK listeleriyle yapılan ihraç politikalarını teşhir ettik. Bundan çok rahatsız olmuş olacaklar ki 31 Mart yerel seçimlerinde seçilme hakkımızı da aynı hukuksuzlukla gasp ettiler. İhraç edilen emekçileri sahiplenen halk iradesini gasp ettiler. Eğer bir suçlu aranıyorsa bu da tekçi zihniyeti dayatan iktidardır.  Şimdi her ne kadar zor olsa da kendi kısa hikâyeme gelecek olursam; Sistemi ilk olarak siyasi iktidar şiddetinin hat safhada olduğu bir coğrafyada doğmuş biri olarak ötekileştirilmiş, yok sayılmış kimliğimin  bilincine vararak çözümlemeye başladım.

Okula başladığımda farklı bir dile maruz kalarak ve anadilimi kullanırken dayak yiyerek, aşağılanarak bize “farklı” olduğumuzu zorla hissettirmişlerdi. Bu coğrafyada evlere baskınlar  yapılınca, akşam saatleri sokağa çıkma yasakları olunca bize siz ötekisiniz ve bu  yanınızı ortadan kaldırıp sizi aynılaştıracağız demişlerdi. Yani zamana yayılmış bir soykırımla karşı karşıyaydık. Bu durum ilk elden Anadilimizde kendimizi ifade etmemizi engelleyerek ve kimliksizleştirme politikalarıyla yapılıyordu. İşte ben bu yok sayma, ötekileştirme politikalarının peşine düştüm ve kimliğimize dair yok edilmek istenen her şeyin  benim özüm  olduğunu anladım ve inandım. İnançlarımın peşinden giderek bunun mücadelesini verdim. Bu mücadele üniversite yıllarında da devam etti. Yalnız değildim, benim gibi bunun mücadelesini veren binler vardır. Bir de tabi kadın olarak bu mücadeleyi veriyordum. Ötekileştirilen bir kimliğim yanında ötekileştirilen bir de kadın kimliğim vardı. Bu durum da bu mücadeleyi iki katı vermem gerekiyordu. Kadın özgürlük mücadelesine de bu şekilde başlamış oldum. Tabi verdiğim mücadele dolayısıyla öğrenci iken gözaltına alındım, okuldan uzaklaştırıldım. Ama inandığım değerlerin peşini bırakmadım. Üniversiteyi gayet yüksek bir başarıyla (uzaklaştırma Dolayısıyla gecikmeli olsa da) bitirdim. Meslek hayatıma başladım ama  işe git gel monoton bir hayatım olsun istemiyordum. Sendikaya gittim ve “niye beni üye yapmıyorsunuz” dedim. Bu şekilde sendikaya üye oldum. Sonrasında asistanlığı kazandım ve Diyarbakır’a geldim. Tabip odasında eş başkan olarak, SES aktîvîsti olarak mücadeleme devam ettim. Tabi Diyarbakır’da olduğum sürede yanı başımızda Rojava’da bir savaş vardı. Çok sayıda Rojavalı, yaralı ve göçmen olarak Amed’e gelmişti. Dernekler üzerinden Yardım kampanyaları yapılıyordu. Kamplarda sağlık emekçileri tarafından sağlık hizmetleri veriliyordu. Tabi sonra yaşadığımız şehirde olmak üzere birçok yerde çatışmalı süreçler yaşandı. Sur’da bir kent yıkıldı, Cizre de bodrumlarda bedenler yakıldı, sokak ortasında anaların cenazeleri kaldı, sağlık emekçisi arkadaşlarımız bu çatışmalarda vurularak hayatını kaybetti. Ölümler son bulsun diye her gün belediye önünde yaşam nöbeti tuttuk. Surda yaralılara müdahale için resmi makamlara girişimlerde bulunup onun çabasını verdik. Bir kent içerisindeki insanlarıyla yok edilemezdi. Bunlar yaşanırken yaşamı savunan  sağlık emekçileri olarak duyarsız kalamazdık. Yaşamın ve yaşatmanın mücadelesini verdik. Doğduğumuzdan beri bu topraklarda ölümler, savaşlar vardı, anaların gözyaşları vardı. Bizler artık bu toprakların barışa gebe olmasını istiyorduk. Her ne kadar barışı istemekte bir yargılanma nedeni olsa da bizler inandığımız şeyler için mücadele ettik ve etmeye devam edeceğiz.