Uzman Klinik Psikolog Mahmut Pakdemi̇r: Terapide hasta ve terapist arasında gerçek bir ilişkinin kurulması hedeflenir.

Reklam!

 

 

 

 

DİYARBAKIR ÖTEKİLERİN GÜNDEMİ RÖPORTAJ; Diyarbakır’da psikoterapist olarak hasta gören ve sosyal medyada Fi Hoca olarak tanınan Uzman Klinik Psikolog Mahmut Pakdemi̇r Gazeteci Hamza Özkan’ın sorularını yanıtladı.

Öncelikli sizi tanıyarak başlayalım Mahmut Pakdemir kimdir?

 İlk, orta ve lise eğitimimi Şanlıurfa’nın Ceylanpınar İlçesinde tamamladım. 2007 yılında Ankara Üniversitesi Psikoloji Bölümünden mezun oldum. 2011 yılında Maltepe Üniversitesi Klinik Psikoloji Yüksek Lisans Programını tamamladım. O yıllarda Özel Alman Hastanesinde stajımı tamamladım. Mezun olduktan sonra birçok özel ve devlet kurumunda psikolog olarak mesleğimi icra ettim. Bunun yanı sıra kötü muamele görmüş, yerinden edilmiş, sığınmacı olarak Türkiye’de bulunmak zorunda kalmış kişilerle gönüllü çalışmalar yürüttüm. Aktarım odaklı psikoterapi, oyun terapisi ve EMDR eğitimlerini aldım. Kişilik bozukluğu ve nevrotik durumdaki yetişkin ve ergen hastalarla psikoterapi seansları yürütmekteyim.

Kendini hayatta nasıl konumlandırıyor?

Zaman geçtikçe bu soruya verebileceğimiz cevap sanırım insan için daha da derinleşiyor. Hayatta konumumu kısaca şöyle anlatabilirim: belirli bir yaştan sonra kendimize yüklediğimiz anlamların bir bir anlamsızlaştığını, her ne olmak istiyorsak ve kendimizi ne zannediyorsak aslında hiç biri olmadığımızın farkına varıyoruz. Son zamanlarda bu cümleyi kendime daha yakın görüyorum. Çünkü kendimize biçtiğimiz normların altında kalabiliyoruz. Bir süre sonra o normu kullanmak yerine bizlere yüklenilen misyonun altında ezilip kalıyoruz. Enkaz olmuyoruz ama bu bize biçilen normlar sürekli sırtımızda oluyor ve gün geçtikçe daha da ağırlaşıp hareket alanlarımızı kısıtlıyor. Her neysek, kendimize ne diyorsak bizi ele geçiriyor ve kullanmaya başlıyor. Bu yüzden hiçbir şey olmamak hayatta kendim olmayı daha fazla sağlıyor. Bir yerde arınmak gibi veya bilinç dışındaki dürtülerin su yüzüne çıkması gibi bir durum oluşturuyor.

Öncelikle kafamızda net olamayan bazı kavramlara değinelim; psikiyatrist kimdir,  psikolog kimdir, terapist kimdir,  bu kavramların arasındaki farkları öğrenelim?

Psikiyatrist, 6 yıl tıp eğitimi alan ve bunun üzerine 5 yıl psikiyatri uzmanlığı yapan kişiye deniyor. Psikolog ise; üniversitelerin fen-edebiyat fakültelerinin 4 yıl süren psikoloji bölümünü bitiren kişilere denilmektedir. Terapist ise ruh sağlığı alanında belirli bir eğitim almış (psikiyatri, psikoloji vs.), bu eğitim üzerine tüm ruh sağlığı camiasında geçerliliği olan psikoterapi eğitimini tamamlamış ve süpervizyonunu bitirmiş kişilere deniliyor.

Psikolojik rahatsızlıkları tedavi edecek uzmanlar hangi mesleki ve etik kurallara uymak zorundadırlar?

 Psikoloji bilimi adına söylenmesi gereken ilk kural; bu bilimin hümanistik bir bilim olduğunun gözden kaçmaması gerektiğidir. Bu işten bir ücret alınmaktadır ancak salt para için bu işi yapmak tedaviye bir yarar sağlamayacaktır. Tedavi kısmı multidisipliner bir çalışmadır. Sadece tek başına yapılmaması tüm ruh sağlığındaki kişilerin tedavide birlikte rol alması gerekmektedir. Bunun sebebi hastanın öncelikli olarak hayatta kalabilmesini sağlamak daha sonra da semptomları saptayıp kişilinin patolojisinin ortaya çıkarılması ve bu patolojiye göre tedavi şemasının yapılandırılması gerekmektedir. Gerekli donanıma sahip olmadan bir hastanın tedavisini üstlenmek sanırım en çok yapılan ihlallerden biridir. Türkiye’de psikologların bir yasası olmadığından iki günlük eğitimlerle veya yaşam koçluğu gibi ruh sağlığında yeri olmayan isimlerle hastalar istismara uğruyor. Ruh sağlığı için bir yasa tüm merdiven altı oluşumları ortadan kaldıracak ve etik kurallar daha belirginleşecektir. Yasa olduğunda meslektaşlarımızın da gerekli özeni göstereceklerini düşünüyorum.

Psikolojik hastalıklar temelde kaç gruba ayrılır? Toplumda sıkça görülen ruhsal rahatsızlıklar nelerdir, kişiler hangi belirtilerle karşılaştıklarında sizlerin kapısını çalmalı?

Psikolojik rahatsızlıklar ana şema olarak 3 gruba ayırılmaktadırlar. Bunlar nevrotikler, kişilik bozuklukları ve psikotiklerdir. Kişilik bozuklukları ABD ve bazı ülkelerde yapılan araştırmalara göre toplumun %10-30’unda görülmektedir. Psikotikler toplumda %3,5 kadar görülmektedir. Geriye kalan kişiler de nevrotiklerdir. Psikotikler gerçeklikle bağını yitirmiş, duygu ve düşüncede bozulmalar meydana gelmiş, bazı durumlarda sanrılar gören, delüzyonel inançlar taşıyan kişilere denilmektedir. Kişilik bozukluğu ise; kişinin kendi kültürüne göre, beklenenden önemli ölçüde sapmalar gösteren, süreklilik arz eden bir iç yaşantılar ve davranışlar örüntüsüdür. Çoğunluğu oluşturan nevrotikler ise bunların dışında kalan kişilere, arada bazı semptomlar gösteren, işlerine devam edebilen, ilişkilerinde tutarlılık gösteren kişilere denilmektedir. Psikoloji o kadar geniş bir alan ki kişiler kısaca sorun yaşadığı, çözemediği, baş edemediği birçok şey için başvurabilirler.

Özellikle son yıllarda depresyon dilimize pelesenk olmuş durumda ve uzun yıllar depresyonla mücadele eden insanlar var, uzun süreli depresyonların kaynağı nedir? Bu rahatsızlıktan muzdarip olanlar ne yapmalı?

Depresyon neredeyse psikolojik rahatsızlıklar arasında en yaygın görünen rahatsızlıktır. Sebebi de birçok ayrı patoloji ile birlikte görülmesidir. Depresyon aslında kişinin yemek yemesini, uyku düzenini, duygu durumunu, gelecek ile olan ilişkisini ve hayattan zevk alma gibi bazı önemli hatları bozan bir rahatsızlıktır. Depresyon bazen bir travmadan sonra veya yitirilen bir yakından sonra görülebilir. Bunun yanı sıra kaybedilen iş, biten ilişki vb. durumlardan sonrada görülebilir. Depresyon birçok rahatsızlıkla birlikte bazen nükseder. Örneğin obsesif-kompulsif karaktere sahip birisi obsesyonların verdiği rahatsızlıkla bir süre sonra baş edemeyince depresif ruh halini alabilir. Keza başka psikolojik rahatsızlıklar içinde geçerli olabilir bu durum. Depresyon iki yıla yakın süren haline distimik depresyon, daha kısa süreli en az iki hafta yukarıda saydığım belirtileri gösteren depresyon çeşidine de majör depresyon denilmektedir. Depresyondan muzdarip olan kişilerin öncelikle bir uzmana başvurmaları ve uzmanın tavsiye etmesi ile terapi görmeleri sağlıklı olacaktır. Destek alınmasının sebebi kişide depresyona sebep olan her neyse kişinin tek başına baş edemediğini göstergesidir. Bu nedenle uzman desteği ile kişi bu durumdan kurtulabilmektedir.

Kişiler daha çok hangi durumlarda sizden yardım alamaya gelirler?

 İnsanlar birçok durum için terapiye başvurabilirler. Bazen travmatik bir yaşantı bazen bozulan aile ilişkisi, var olan duygusal ilişkilerde bozukluk, kişilerin kendi çocukları ile yaşadığı problemler, kendilerinde huzursuzluk yaratan, baş edemedikleri durumlar, çevre, arkadaş, okul, iş ilişkilerinde yaşanan uyumsuzluklar, bozulmalar, zorluklar. İş kuramama, birine bağımlı olma, birinden kopamama, biri ile bir bağ kuramama, kendi içine çekilme, bir yakınını yitirme, fiziksel bir rahatsızlık, kronik bir hastalık, cinsel yönden bozulmalar, alkol-madde kullanımı, kumar bağımlılığı vb. durumlar için kişiler yardım almak isteyebilirler.

 Psikolojik rahatsızlıkların nedenleri nelerdir ve tedavi yöntemleri nelerdir?

Psikolojik rahatsızlıkların nedenleri birçok şekilde görülebilmektedir. Aslında bu soruya kısaca cevap vermek bir yerde kolay olmayacaktır. Her ruhsal hastalık veya bozukluk kendine özgü farklı dinamikler/belirtiler barındırır. Ama kısaca kişinin çocukluk çağında yaşadığı travmaların veya bilinç dışı dürtülerin giderilmemesinden ve kalıtsal bazı durumlardan, kaynaklanabileceği gibi savaş ve benzeri durumlardan da kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bu travmalar ile birlikte kişinin bakım vereni ile kurduğu ilişkiyi getirip geleceğine ve şuan ki yaşamındaki ilişkilerine uygulamasıdır. Geçmişte travmalardan ve gerçekleşmeyen dürtülerden etkilenen bakım veren ile olan ilişkinin bozukluğu, gelecekte kurulan tüm ilişkilerin ana temasını oluşturmakta ve bu kişiyi rahatsız etmektedir. Bu rahatsız eden ilişki biçimi bir yerde kişinin kendilik yapısını oluşturmakta ve bu rahatsızlık belirgin bir yapıda sürmektedir. Bizim kişide dışardan gördüğümüz genelde bastırılmış dürtülerin savunma mekanizmalarına dönüşerek yüzeye çıkan davranışlar veya düşüncelerdir.

Yöntem olarak kısaca söyleyeceğimiz ana iki tedavi yöntemi bulunmaktadır. Sadece psikiyatristlerin uygulayabildiği medikal tedavi ve diğer ruh sağlığı çalışanlarının da eğitimini alıp uygulayabildiği terapi yöntemdir.

Hipnoz filmlerden gördüğümüz ve merak ettiğimiz bir konu, çoğumuzun belleğinde bir mucize yarattığı yönünde bir kanı var; nedir bu işin aslı?

 Hipnoz, bakışla, sözle veya bazı yardımcı nesneler kullanılarak, telkin ile oluşturulan özel bir bilinç hâlidir. Bir başka deyişle bir trans hâlidir. Bu trans sırasında, kişi çevreden gelen tüm (ses, ışık, koku vb.) uyaranlara kendini kapatır.

Günümüzde hipnoz uygulanmaktadır ancak bir terapi yöntemi olarak pek kullanılmamaktadır. Bunun sebebi Freud’un psikanaliz kuramında uyguladığı serbest çağrışım yöntemdir.  Hipnoz ile hastanın bilinç dışı süreçlerine ulaşan terapist hasta trans halinden çıktıktan sonra tekrar aynı semptomları gösterdikleri görülmüştür. Freud’un serbest çağrışım metodu hastanın bilinç dışında ki dürtülerini bilince çıkarmakta ve hastanın sadece semptomunu gidermekte olduğundan hipnoz artık pek kullanılmamaktadır. Ancak günümüzde hipnoz özellikle anesteziye duyarlı olan bazı kimselerin trans halinde gerekli sağlık müdahalelerin yapılması gibi alanlarda daha etkin kullanılmaktadır. Örneğin diş doktorları anesteziye alerjisi olan kişilere hipnoz yolu ile müdahale edebilmektedir.

Terapi tedavi yöntemleri arasında en çok merak edilenlerden biri, nedir terapi, nasıl uygulanır?

Terapi; Freud’un deyimiyle konuşma tedavisidir. Terapi; hastada bulunan psikolojik rahatsızlıkları, davranış bozukluklarını, negatif düşüncelerini ve psikosomatik bazı yakınmalarını ortadan kaldırmayı konuşarak ortadan kaldırmayı amaçlayan bir yöntemdir.  Bireysel, aile ve çift, evlilik, grup gibi terapi çeşitleri bulunmaktadır. Terapi yöntemi olarak başlıca: psikodinamik/psikanaliz, bilişsel-davranışçı, hümanist ve sistematik aile terapileri bilinenler arasındadır. Bilişsel-davranışçı terapiler, psikodinamik terapilere nazaran daha kısa süren bir terapi ekolüdür. Bilişsel-davranışçı terapiler daha çok kişinin yaşadığı bilişsel çarpıtmaların değiştirilmesi ve bu bilişsel çarpıtmaların yol açtığı davranış bozukluklarının ortadan kaldırılmasını amaçlar. Psikodinamik terapiler de ise kişinin geçmişte bakım vereni ile kurduğu ilişkinin kendisinde yarattığı kendilik yapılanmasının aktarım yolu ile kişide farkındalık yaratması ve değiştirmesi üzerine odaklanmaktadır.

 Terapi, danışan açısından içinde neler barındırır, terapiler boyunca danışanlar nasıl bir deneyim yaşarlar?

Bu soruyu kendi eğitimini aldığım aktarım odaklı psikodinamik terapi üzerinden cevaplarsam daha sağlıklı olacaktır. Aktarım odaklı terapi Kerberg’in geliştirdiği bir terapi yöntemidir. Hasta bizlere başvurduğunda kendisi ile yaklaşık üç görüşmede anamnez dediğimiz hastayı tanımaya yönelik geliştirilmiş birçok soru sorulur. Bu sorular, hastanın demografik bilgilerinden kişilik özelliklerine kadar geniş bir kapsamı barındırır. Daha sonra anamnezin sonucuna göre hasta ile bu anamnezin içeriği paylaşılır. Terapi ücretinden terapinin sınırlarının ne olacağına dair birçok konu hastanın da onayı ile sözleşmeye dökülür. Hasta için muğlak olan bir durum söz konusu olamamalıdır. Terapi dediğimiz şeyin güven üzerine kurulu olması düşünüldüğünde muğlaklığın ortadan kaldırılması hastanın iyileşmesi için büyük önem arz eder. Genelde görüşmeler haftada bir 50 dakika sürmektedir. Bu kişinin isteği ve terapistin onayı ile haftada iki defada olabilmektedir. Tüm bunlar belirginleştikten sonra, eğer hasta ile çalışılacaksa haftada bir görüşmeler başlar. Bu görüşmeler hastadan alınan bilgiler ve hastanın hafta içi yaşadığı ya da hastanın terapi ortamına getirdiği konular üzerinden ilerler. Öncelikle hastanın doğumundan bugüne bakım vereni ile kurduğu ilişki paternleri ortaya çıkartılır. Hasta terapistle de geçmişte kurduğu ilişki biçimlerini kurmaya çalışır. İşte tam bu noktada hastanın terapi ortamına getirdiği aktarımlar konuşulur. Bu aktarımlar konuşulup çözümlendikçe hasta daha önce kuruduğu ilişki paternlerini bu defa daha güvenilir bir ortamda terapisti üzerinden kurar. Bu ilişkiler tanımlanıp çözümlendikçe hasta git gide daha iyi hissetmeye başlar. Anamnezinde içinde daha önce sorulan hastanın terapiye başvurma amacına ulaşıldığı düşündüğünde terapist ve hasta ortak karar vererek terapiyi sonlandırır.

 Terapist için terapi nasıl bir süreçtir, danışanıyla ilgili neler düşünür, neler hisseder, terapi süresince terapist hangi kaygıları yaşar?

Terapide hasta ve terapist arasında gerçek bir ilişkinin kurulması hedeflenir. Bu ilişki hastanın daha önce kurduğu ilişkilere benzemez. Burada tam güvene dayalı hastanın aklından geçenleri rahatça ifade edebildiği bir ortam ve ilişki olmalıdır.  Terapistin mümkün olduğunca nötr kalarak, danışanın içsel süreçleri veya çatışmalarına karşı teknik bir tarafsızlık benimsemelidir. Çünkü hasta dışarıda öğrendiği ilişki yapısını terapi ortamına da taşımak isteyecek ve terapistin daha önceki ilişki paternlerindeki taraflardan birisini olmak isteyecektir. Terapistin tarafsızlığı hastanın bu ilişki paternlerini anlamlandırmasına yardımcı olacaktır. Terapi aynı zamanda yoğun duygusal bir süreçtir. Terapist süreci danışanla eş duyum içerisinde yürütür. Terapist danışanla veya terapi sürecini yürütmekle ilgili bir takım kaygılar duyabilir. Terapist eğer süreci yürütemiyorsa süpervizyon desteği alır. Süpervizyon desteği, terapistin terapi ortamında kaygısını dindirerek hastayı kendi kaygılarından arınmış bir şekilde daha etkin dinlemesini sağlayacaktır.

Psikolojik hastalıklar kişilerin hayatını nasıl etkiliyor?

Psikolojik rahatsızlıklar kişileri birçok konuda etkileyebilir. Ruhsal olarak, ilişkilerinde, iş yaşamlarında, kurdukları duygusal ilişkilerde, bakım verenleri ile kurdukları ilişkilerde, sosyal yaşamlarında etkili olabilir. Psikolojik rahatsızlıklar tüm bu saydığımız şeylerde kişinin dağılmasına veya bu şeyleri (ilişkileri) becerememesine sebep olabilir.

 Toplumumuz psikolojik rahatsızlıklarla ilgili bir bilinç geliştirmiş durumda mı? Psikolojik hastalıklara yönelik toplumsal bilinci geliştirmek adına neler yapılabilir?

Bir bilimsel veriye dayandırmamak kaydıyla Avrupa, Amerika’ya göre toplumumuzda psikolojik tedaviye başvurunun daha az olduğunu meslektaşlarımızdan duyuyoruz. Ancak bizim toplumda geçmiş yıllara nazaran psikolojik rahatsızlıkların tedavisini bilimsel olarak arayışın git gide artmakta olduğu söylenebilir. Bu konuya ilişkin bilincin geliştirilmesi sadece vatandaşa düşmemektedir. Çalışmalar, hem ruh sağlığı uzmanları hem devlet nezdinde halkta daha fazla bilinçlenmeye sebep olacaktır.

 Türkiye’de psikolojik rahatsızlıkların tedavi edilmesinin önündeki sosyal ve sistemsel engeller nelerdir, bu engelleri aşmaya ilişkin çözüm önerileriniz neler olur?

 En büyük engel şuan ruh sağlığı yasasının olmamasıdır. Yeterli eğitimi almamış, tedavi sürecini yürütebilecek yeterliliğe ulaşmamış ruh sağlığı çalışanları psikolojik rahatsızlıklardaki tedavide en büyük engeldir. Bunun dışında ruh sağlığı çalışanı olmayıp yaşam koçu vb. isimler altında psikolojik rahatsızlıkları tedavi etmeye çalışan kişiler bulunmaktadır. Bunların önünü ruh sağlığı yasası ile kesilmelidir. Ancak yıllardır bu yasa çıkarılamamakta ve bu alan istismar edilmektedir.

Ötekilerin Gündemi olarak teşekkür ederiz…