Acıyla Arkadaş Olmak

Reklam!

 

 

 

 

Acıyla Arkadaş Olmak

”1907 yılında Meksika Coyoacan’da dünyaya gelen Frida, o yıllarda ülkeyi kasıp kavuran yoksulluğun ortasında nispeten refah seviyesi daha yüksek bir evde büyür. Ancak dört kız kardeşin kahkahalarıyla doldurduğu bu evin neşesi çok da uzun sürmez. Çünkü Frida henüz 6 yaşındayken geçirdiği çocuk felci nedeniyle uzun süre yürüyemez. Ve Frida, 7 yaşına geldiğinde ayağa kalmış olmasına rağmen artık bir ayağı aksamaktadır. Frida yıllar sonra bu acı dolu bugünleri “Bir gerçek varsa o da bedenime acının ilk kez o gün girmiş olduğudur.” sözleriyle anlatır.

Sakatlığını içselleştiren ve özgüvenli bir genç kız olarak ülkenin en iyi okullarından birinde eğitim gören Frida’nın yaşamı boyunca deneyimleyeceği en büyük fiziksel acı ne yazık ki henüz kapıdadır. Lise son sınıf öğrencisiyken okuldan eve dönerken bindiği tramvay, bir otobüsle çarpıştığında Frida’nın bedeninde neredeyse kırılmadık kemik kalmaz. Omurgasından leğen kemiğine; kollarından yüz kemiklerine kadar her yeri korkunç hasarlar alan genç kız için artık alçı korseler içinde kımıldamadan duracağı bir esaret dönemi başlar. İyileşme döneminde tarifsiz fiziksel acılar çeken Frida, hayatının en dinamik ve heyecanlı çağında yıllarını yatakta ve başkalarına muhtaç şekilde geçireceğini bilmenin verdiği buhranla ölümü düşünmeye başlar. İşte tam bu sırada kızı Frida’nın her şeyiyle ilgilenen babası, ona bir tuval ve yağlı boya takımı armağan ederek kızının acısını içinden akıtmasına imkan tanır. Gelmiş geçmiş en özgün ressamlardan biri olan Frida Kahlo’nun sanatsal kariyerine adım atması da işte bu acı ile boyadığı otoportreler sayesinde olur.
İkinci Hayat: Güvercin File Aşık Olursa

Resim yapmanın da verdiği yaratıcı enerjiyle geçirdiği onlarca ameliyata, işkence aletini aratmayan korselere ve acılı fizik tedavi seanslarına göğüs geren Frida, iki yılın sonunda hayatla olan mücadelesinin ikinci roundunu da kazanmış olur. 22 yaşında hayatını geri alan genç kadın için artık evde geçirdiği her an kayıptır! Bugünden itibaren sanat çevrelerine daha da yaklaşan; kendine has enerjisiyle kitleleri kendine hayran bırakan ve dönemin Meksika’sından her daim ilgi çeken entelektüel bir ”parti kızı”na dönüşür.

İşte bu partilerden birinde, yakın bir arkadaşı aracılığıyla duvar resimleri ile tüm dünyada tanınan ünlü ressam Diego Rivera ile tanışan Frida için yepyeni bir dönem başlayacaktır. Rivera’nın işlerine uzun yıllardır hayranlık duyan genç kadın, tecrübeli ressamdan bir şeyler öğreneceğine inanarak onun yörüngesinde yaşamaya karar verir. Minyon tipli narin bir kadın olan Frida’nın, o sıralar zaten evli olan dev cüsseli adam Diego Rivera ile yaşadığı fırtınalı ilişkisi de böylece başlar.

Ancak bulutların üstünde başlayan bu aşk, ne yazık ki devam ettiği yıllar boyunca defalarca bulutların üstünden sert zemine çakılmayı da beraberinde getirir. Çünkü kimseye ait olmak istemeyen ve sadakatsizliği ile Frida’ya bu dünyada cehennemi yaşatan Diego Rivera, tüm bu davranışlarına rağmen Frida’dan tamamen kopmayı da beceremez. Sayısız kez ayrılan, barışan; bu süreçte başkalarıyla olan çift, nihayetinde evlenir ancak evlilik de bu yıkıcı ilişkide suların durulmasına yardımcı olmaz.

Birlikte oldukları süre boyunca 3 defa hamile kalıp sağlık durumu nedeniyle bebeğini kaybeden Frida, yaşadığı travmalara bir de Diego’nun kendisini öz ablası ile aldatmasını ekler. 47 yıllık kısa ama üretken hayatı boyunca verdiği en önemli eserleri ”babam, arkadaşım, hocam, aşkım, sevgilim, kocam ve oğlum” diye tarif ettiği Diego Rivera’nın yaşattıkları sonucunda tuvale döken Frida için bu ilişkinin tek cümlelik özeti şu olur:

“Hayatımda iki büyük kaza geçirdim; biri Diego’ydu ve diğerinde ise bir tren az daha beni öldürüyordu. Diego kesinlikle çok daha yıkıcıydı” (ALINTI)