TJA Sözcüsü Ayşe Gökkan: Kadınları korumanın birinci yöntemi örgütlenmektir

 

DİYARBAKIRÖTEKİLERİN GÜNDEMİ: Kadına yönelik her bir cinayetin devletin verdiği cesaretle işlendiğine dikkati çeken TJA Sözcüsü Ayşe Gökkan, saldırıya karşı koymanın ilk yolunun örgütlenmek olduğunu belirterek, “Birlikte olmazsak birbirimizi koruyamayız. Birinci koruma yönetimi örgütlenmektir” dedi.
TJA Sözcülüğü’ne seçilen Ayşe Gökkan MA / Arjin Dilek Öncel – Dicle Müftüoğlu’na konuştu. Türkiye’de kadınlara yönelik şiddet ve kazanımlarına yönelik saldırılar her geçen gün artıyor. Yılın ilk ayında 27 kadın erkekler tarafından katledilirken Dersim’de 5 Ocak’ta kaybolan Gülistan Doku’nun akıbetine ilişkin de bir haber yok. Halkların Demokratik Partisi (HDP) yönetimindeki birçok belediyeye kayyım atanmasıyla birlikte bir taraftan eş başkanlık sistemi ortadan kaldırılırken kadın kurumlarına da erkek müdürler atanmaya devam ediyor. Tüm bu gelişmelerin yaşandığı süreçte Özgür Kadın Hareketi (TJA) da “Kadınız, özgürlüğümüz için varız, değişim için ayaktayız” sloganı ve 700 kadının katılımıyla bir araya geldi. Konferansta TJA Sözcülüğü’ne seçilen Ayşe Gökkan ile kadınlara yönelik saldırıları ve Kürt kadınlarının buna karşı mücadelesini konuştuk.
TJA olarak 1-2 Şubat tarihlerinde 3’üncü Kadın Buluşması’nı gerçekleştirdiniz. 700 kadının katılımıyla gerçekleştirdiğiniz konferansı değerlendir misiniz? Nasıl bir buluşmaydı, ne gibi tartışmalar ön plana çıktı?
Konferans bir sonuçtur. Herkes bilir ki bir çalışma yaparken asıl önemli olan onun öncesi yürütülen çalışmalardır. Kuzey Kürdistan’ın birçok kentinde, ilçesinde, Türkiye kentlerinde toplantılar düzenlendi. Bütün kadın kurumları ile siyasi partilerin kadın meclisleriyle birlikte bir kaç ayı bulan çalışmalar yürütüldü. 700 kadının birçok kent ve ilçeden akıp Kürdistan’ın kalbi Diyarbakır’da buluşması o kadar rahat bir durum değildir. Eğer özgürlük iddiası yoksa o kadar kadın bir araya gelmez. O toplantı kadınların özgürlük iddiası nedeniyle coşkulu oldu. O iddianın coşkusuydu.
Orada bir araya gelen kadınlar sadece evdeki saldırıları değil aynı zamanda toplum baskısı, devletin destek verdiği erkek şiddetine yanıt verdi. Kadınlar TJA’nın konferansında o mesajı verdi; siz erkek zihniyetine destek verseniz de bizi durduramazsınız.
 Konferansta ön plana çıkan bir diğer şey de TJA’nın kimliğiydi. İktidar tarafından kriminalize edilmek istendiği bir dönemde bu kimliğin kadınlar tarafından bu kadar güçlü sahiplenilmesi ne anlama geliyor?

 Devlet zihniyeti;”Kadınlar bağımsız olarak örgütlenemez” diyor. Onların zihniyetine göre kadınlar, erkekler olmadan yaşayamaz, olmadığı kurumlarda örgütlenemez, özgürlük ilke ve yolarını kendisi kuramaz.

Bu kimliğin önemi kadınların yargılandığı mahkemelerde de ön plana çıkıyor. Yargılandığımızda sürekli olarak bize; TJA’nın Demokratik Toplum Kongresi’ne (DTK) bağlı bir örgütlenme olduğu belirtiliyor. DTK, üyesi olduğum ve Kürdistan’daki tüm siyasi parti ve sivil toplum örgütlerinin buluştuğu bir çatıdır. Devlet bilinçli olarak TJA’yı ya da ondan önce kadınların örgütlendiği Kongreye Jinen Azad’ı (KJA), Demokratik Özgür Kadın Hareketi (DÖKH) gibi yapıları DTK’ye ya da siyasi partilere bağlı olarak göstermeye çalışıyor. Devlet kadınları bağımsız olarak kabul etmediği için bunu yapıyor. DÖKH döneminde yargılandığımızda bizim DTK’ye bağlı bir örgüt olduğunu söylediler. Ben de eğer siz DTK’yi DÖKH’e bağlarsanız kabul edebilirim. Çünkü DÖKH 2003, DTK ise 2005 yılında kuruluşunu ilan etti. Devlet zihniyeti;”kadınlar bağımsız olarak örgütlenemez” diyor. Onların zihniyetine göre kadınlar, erkekler olmadan yaşayamaz, olmadığı kurumlarda örgütlenemez, özgürlük ilke ve yolarını kendisi kuramaz.
Biz ilan ettiğimiz bütün yaşam sözleşmelerinde tüm demokratik, aydın, ekolojist gibi birçok kurumun üye ve yöneticisinin kadın olması gerektiğini ifade ettik. Ama bu durum bizim bağımsız kimliğimizin yok sayılması anlamına gelmez. Bu toplantıda da; ilk kimliğimiz kadındır ikinci kimliğimiz ise içinde olduğumuz karma örgütlerdir dedik.
Biz Özgür Kadın Hareketiyiz. Bizim temel stratejimiz demokrasi, doğa yaşamını koruma ve kadın özgürlüğüdür. Bizim ideolojik bakış açımıza göre; kadın özgür olmadan toplum özgür olmaz. Demokrasi, ekoloji ve kadın özgürlüğünün olmadığı yerde yaşam olmaz. Doğanın talan edildiği bir yerde kadın nasıl özgür olabilir, kadının özgür olmadığı bir yerde demokrasi nasıl yaşam bulabilir? Bu kendimizi bağladığımız 3 ana yaşamsal başlıktır. Neoliberal politikalara, kapitalizme, doğa talanına, milliyetçiliğe, cinsiyetçiliğe,mezhepçiliğe  karşı olan herkes TJA’lıdır. TJA kimliği artık öyle terörize edilebilecek bir kimlik değildir. Çünkü TJA tarihi Sakine Cansız’ın Diyarbakır Zindanı’nda militarizme karşı mücadelesiyle başladı.
Son dönemde gündemde olan Dersim’de yaşananlara gelmek istiyorum. Gülistan Doku yaklaşık 1 aydır kayıp, Pertek’te çocuklara yönelik tecavüz yaşandı yine bir kadın 3 uzman çavuşun tecavüzü sonucu ölümden döndü. Son bir ayda Kürdistan’ın bir kentinde yaşananlar ne anlama geliyor? Neyin sonucunda bunlar yaşanıyor?
 Bir kez daha Dersim’de kadın katliamı yapmak istiyorlar. Kadınlara yönelik şiddet, taciz ve tecavüz saldırıları sıradan olaylar değil. Tamamı stratejiktir ve devletin kadına yönelik birincil politikasıdır.
TJA, KJA ve DÖKH’ün mirasını sahiplenen bir hareket olarak Hizbulkontra saldırılarına karşı mücadele etti. 1990’lı yıllarda Hizbulkontra ve JİTEM resmi olarak kabul edilmese de devlet bu yapılardan haberdardı. Hizbulkontra o dönem kadınları jiletliyordu, satırla saldırıyor, kezzap atıyor, kaçırıyorlardı. Nusaybin’de o dönem kaçırılan 3 kadının cenazesine ulaşılamadı. Okul önlerine giderek kadınları tehdit ediyorlardı; “Okula gitmeyin”. Bu yüzden El Şebap, Boko Haram ve DAİŞ’i iyi tanıdığımızı söylüyoruz. Çünkü biz Hizbulkontrayı iyi tanıyoruz.
Biz buna karşı çok büyük bir mücadele yürüttük. Kadın kurumlarının sayısını arttırdık, sadece Kürdistan kentlerinde yerel yönetimler, kadın dernekleri ve sendikalar ile 45 kadın dayanışma merkezi  kurduk. Bu mücadeleyle erkek baskısını kontrol altına aldık. Erkek baskı ve şiddetini tümden yok ettiğimizi söylemiyoruz çünkü bu bir zihniyettir. Biz bu şiddeti mahkemelerde teşhir ediyorduk, 25 Kasım, 8 Mart eylemleriyle, “Kimsenin namusu değiliz, namusumuz özgürlüğümüzdür”, “Tecavüz kültürünü yok edeceğiz”, “demokratik toplumu inşa edeceğiz” kampanyalarıyla şiddeti kontrol altına aldık. Erkekler artık şiddet konusunda otokontrol uyguluyordu. O dönem istatistiklere göre şiddet oranı çok düşmüştü. Bittiğini söylemiyorum zaten erkek egemen zihniyetin olduğu ortamda tükenmez  ama kontrol mekanizması kurduk. Devlet de ilk olarak bizim o kurum ve merkezlerimizi kapattı.
Dersim’e de bakacak olursak eğer bir olay açığa kavuşturulmazsa bilin ki devlet içinde demektir. Turgut Özal’ın öldürülmesi yine 2015 yılında savaşın başlamasına gerekçe gösterilen Ceylanpınar’da 2 polisin öldürülmesi açığa kavuşturulmadı. Cemal Kaşıkçı’nın cenazesi parçalandı. Konsolosluğa girdi ama bir daha çıkmadı ancak katili ortaya çıkmadı. Türkiye’de 17 bin kayıp insanın failleri hala açığa çıkartılmadı. Sakine Cansızların katledilmesi aydınlatılmadı çünkü devlet içindeydi.
Devlet de mahkeme süreçlerinde erkeğe benim kontrolümde şiddet uygula diyor. Tam da bu nedenle kadınların sloganları “Erkek öldürüyor, devlet koruyor” oluyor. AKP’li bir milletvekilinin evinde bir kadın öldürülüyor. Bu kadın da yabancı uyruklu yani Türkiye’de hiçbir hukuki hakkı bile yok. Yine Mehmet Ağar’ın oğluna ilişkin iddialar var. Oğlunu uçak ile hemen kentten kaçırıyor. 1993 yılında Musa Çitil’in sorumlu olduğu Derik Karakolu’nda Şükran Aydın tecavüze uğradı. Şükran çocuk yaşta büyük bir direniş gösterdi. Davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıdı ve Türkiye’yi mahkum ettirdi. Ancak Musa Çitil daha sonra devlet tarafından Diyarbakır Jandarma Komutanlığı’na getirildi. Devletin kontrolü altında taciz, tecavüz ve ölüm oluyor. Katil yok, delil yok çünkü devlet içinde. Biz yüksek sesle söylüyoruz; eğer bir olay açığa kavuşturulmuyorsa içinde devlet vardır.
Biz “kadınları kurtaracağız” gibi haddimizden büyük laflar söylemiyoruz. Ama birlikte olmazsak birbirimizi koruyamayız diyoruz. Birinci koruma yönetimi örgütlenmektir. Türkiye’deki kadın kurumları da şiddet ve tecavüze karşı tek tek korumadan ve davaları takip etmekten söz ediyor. Çok kıymetli ve saygıdeğer bir çalışmadır. Ancak sen en fazla 10, 20 ya da 30 kadının davasını takip edebilirsin. Ocak ayında 27 kadın katledildi bir o kadar da taciz ve tecavüz yaşandı. Biz nasıl kadınları sadece davalarda savunacağız ki?
Tüm bu cinayetler öyle sıradan şeyler değil çünkü bu devlet erkeğe cesaret veriyor. Biz o noktada büyük bir otokontrol yaratmıştık. Belediyelerde yapılan Toplu İş Sözleşmelerinde kadınlara ilişkin özel maddelerimiz vardı. Biz şiddet uygularsan, küçük yaşta evliliğe onay verirsen, çok eşli olursan seni işten atarız, seni yaşamdan dışlarız diyorduk. Ve devlet de bunlara karşı saldırı başlattı, kadınların kazanımlarına saldırdı.
Bir kez daha Dersim’de kadın katliamı yapmak istiyorlar. Kadınlara yönelik şiddet, taciz ve tecavüz olayları sıradan olaylar değil. Tamamı stratejiktir ve devletin kadına yönelik birincil politikasıdır.
Biz toplantımızda dedik ki sen ne kadar saldırırsan saldır biz buradayız dedik. Biz kadınız özgürlük ve değişim için ayaktayız dedik. Bizim birinci sloganımız buydu. Biz bir yılı geride bıraktık. 2019 yılında biz bir direniş büyüttük ve 2020 yılında artık zafer istiyoruz. Hatta onlar saldırı yapıyor biz buna karşı kendimizi örgütlüyoruz.
 2015 yılından itibaren yoğunlaşan savaş halinin bir devamı olarak kayyım atamaları yapıldı. Hatta 31 Mart’ta yapılan seçimlerin hemen ardından da birçok belediyeye kayyım ataması yapıldı ve bu süreç devam ediyor. TJA olarak bu atamaların neden ve özellikle kadınlar için sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Seçimlerde “Biz Eşbaşkanlık sisteminden vazgeçmiyoruz” diyebildik. Biz “Kadın özgürleşmeden toplum özgürleşemez” sözünü söylerken sistem gerçeğini bilerek bunu söylüyoruz. Ve geri adım atmıyoruz.
Devlet kayyımlarla açık bir şekilde kadınlara; “Sizin kendinizi yönetmenize izin vermeyeceğiz” dedi. Biz evde erkeğe karşı mücadele ettik ve mücadeleye atıldık, örgüt içinde de erkek vardı biz o kapıyı da kırdık, toplum da erkekti biz o kapıyı da kırdık. Devlet de bize dedi ki; sen bütün kapıları kırabilsen de kapıyı sana açmam. Devletin kapısında beklememek için fiili olarak eşbaşkanlık sistemini uygulamaya başladık. Devlet buna saldırdı. Biz bu uygulamayla hiçbir zaman devletin kanunlarını ihlal etmedik, devlete zarar vermedik. Kanunlarda eşbaşkanlık yoktu biz bunu fiili olarak uygulamaya başladık sonrasında kanunlarda yer aldı.
Kayyım resmi bir işgal halidir. Bir kişi “işgal” deyince devlet suç işliyorsunuz diyor. Türkiye nasıl Efrin’e girdiyse kayyım da Diyarbakır’a öyle girdi. Efrin’deki sistemi parça parça hale getirip kendi sistemlerini oluşturdular. Bir de devlet diyor ki ben Efrin’de meclis kurdum. Sen hangi anlayışla ve hakla bunu yaptın? Devlet bütün belediyeler, valilikler, kaymakamlıkların etrafını duvarlarla kapatmış. Biliyor ki kimse böyle bir yönetimi kabul etmiyor. Madem ki sen kanuni bir işlem yapıyorsun neden etrafını duvarlarla kapatıyorsun?  Tankları etrafına diziyorsun? Diyarbakır sokaklarına baktığımızda tüm direklerde Erdoğan fotoğrafları ve Türk bayrakları asılı. Kendi resmini bayrak ile korumaya almaya çalışıyor ve halka bana günaydın demeden güne başlayamazsınız diyor.
Bugün kadın direniyor, öz savunma geliştiriyor. Ancak devlet öz savunmayı ve kendini korumayı bile suç sayıyor. Kadın kendini erkek şiddetine karşı savunduğu için suçlu sayılıyor. Bu rejimde öz savunma büyük bir suç gibi görülüyor. Seçimlerde “Biz Eşbaşkanlık sisteminden vazgeçmiyoruz” diyebildik. Biz “Kadın özgürleşmeden toplum özgürleşemez” sözünü söylerken sistem gerçeğini bilerek bunu söylüyoruz. Ve geri adım atmıyoruz. Devlet ilk belediye deneyimlerinde sorun çıkarttı bu eşbaşkanlık sisteminden vazgeçeceğiz demedik.
PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye teslim ediliş tarihi olan 15 Şubat’ın yıl dönümü yaklaşıyor. Geçtiğimiz yıl DTK Eşbşkanı Leyla Güven öncülüğünde yapılan açlık grevi eylemi ardından tecrit kısmen kırılsa da görüşmeler bir kez daha kesildi. TJA olarak Öcalan’a yönelik tecridi nasıl değerlendiriyorsunuz?
İlk başta Kürt Halk Önderi Sayın Öcalan’a  yönelik tecritti kadınlar üzerindeki tecrit olarak görüyoruz. Çünkü biz tecridi çok iyi biliyoruz. Erkek, kadını evde hapis ettiği zaman bizi dışarıdan toplumdan, düşünceden, diyalogdan koparttı. İlk olarak kadınlar, devlet, erkek ve egemen zihniyet tarafından tecrit edildi. Devlet şimdi de Sayın Öcalan’ın düşüncelerini yok etmek için ona yönelik ağır bir tecrit uyguluyor. Tecrit beyaz bir soykırımdır. Orta Doğu’daki fikri parçalamak için böyle bir sistem kuruyor. Leyla Güven ile başlayan direniş, daha sonra zindanlarda binlerin eylemine dönüştü. Zindanlarda böyle bir eylemin başlaması bizim için bir özeleştiridir. Bu direniş ilk başta meşru ve temel yasal haklar için yapılan bir eylemdi. Böyle bir eylem bir rejim için kara bir tarihtir. Çünkü kendi kanunlarını ihlal ediyorlar. Direniş sonucunda devlet geri adım attı. Aile ve avukatlar görüşmeye gitti. Ancak görüşmeler kesildi. Çünkü direniş sürmedi. Direniş sürmediği için bu konferansta özeleştiri verdik.
15 Şubat’ı kınıyoruz. Çünkü komplo Orta doğu halkına yönelik bir komplodur. Öcalan’ın yasal hakları için Türkiye’nin her kesimi sesini yükseltmeli. Eğer devlet kanunları çıkartıyorsa ve çıkarttığı kanunları çiğniyorsa o zaman devlet devlet değil başka bir şeydir. Eğer devlet ise çıkarttığı kanunlara göre hareket etmesi lazım. 15 Şubat devletin ve dünyanın alnında kara bir lekedir.
Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik Türkiye’nin saldırılarıyla birlikte ulusal birlik tartışmaları başladı. Bu süreçte TJA’nın da içinde bulunduğu Birleşik Kürt Kadın Platformu toplantı düzenledi. Bundan sonra birlik noktasında süreç nasıl devam edecek?   
 Kürt kadınlarının mücadele enerjisi tüm dünyaya güç veriyor. Kürt halkının direnişi, tüm devletsiz halklar ve inançlar için büyük bir moral ve güç oluyor. Onun için ilk başta biz Kürtlerin birlik olması gerekir.
Kürtler Kürdistan’ı 4 parçaya bölmedi egemen güçler böldü. Ancak eğer Kürtler bugün bir araya gelmezlerse onlar parçalamış olacaklar.  21’inci yüzyılda hegamon devletler Ortadoğu’daki ülkeleri yine parçalamak istiyorlar. Libya’yı, Sudanı parçalıyorlar.  1’inci Dünya Savaşı’nda aşiretleri milletleri parçaladılar. Ancak şimdi mezheplere bölerek parçalamak istiyorlar. Kürtleri Araplar, Türkler, Farslar arasında bölüştürdüler. Bu şekilde hem Kürtleri hem de Arap, Fars ve Türkleri kontrol etmek istediler. Onun için şimdi bütün Kürtlerin bir olup büyük bir direniş sergilemesi gerekir. Kürtler artık bir olmasa şimdi 8 parçaya bölünür. Çünkü artık sadece silah savaşı yürütülmüyor. Çok yönlü ve kirli bir savaş yürütülüyor. Kürtler bir olmasa bütün değerleri risk altındadır.
Birleşik Kürt Kadın Platformu düzenlediği toplantıda birçok karar alındı. Bir olmasak dil, kültür risk altındadır. Bakın esrar ve eroin ile bütün Kürt kadın ve gençlerini rehin almak istiyorlar. Değersizleştirip itibarsız hale getirmek istiyor. Kürt kültürü üzerinde büyük oyunlar var. Asimilasyon politikası artık saniye saniye beyinleri parçalıyor. Bu süreçte Kürt ulusal birliği, Kürt özgürlüğünün ilacıdır. Kürtler bir olmazsa hiçbir zaman özgür olamaz. TJA olarak tüm kadın öncülerini Biz kadınlar Ulusal Kongrenin öncülüğünü yapmaya çağırıyoruz. 21’inci yüzyıl aynı zamanda kadınların özgürlüğü, devletsiz düşünce ve inançların yüzyılıdır. Bu süreçte Kürtlerin hiçbir zaman içe yönelik saldırıları ve bombalamaları kabul etmeli. Kürt kadınlarının mücadele enerjisi tüm dünyaya güç veriyor. Kürt halkının direnişi, tüm devletsiz halklar ve inançlar için büyük bir moral ve güç oluyor. Onun için ilk başta biz Kürtlerin birlik olması gerekir.
 Türkiye genelinde kadınların kazanımlarına yönelik çok ciddi saldırılar var. Nafaka hakkı, 6284 sayılı yasada değişiklik talebi, tecavüze evlilik affı gibi birçok şeyden söz edebiliriz. TJA olarak buna karşı Türkiye kadın örgütleriyle birlikte nasıl bir ortak mücadele hattı öreceksiniz? 
Devlet kadınları parçalayarak saldırmak istiyor. “Bu Kürttür, bu feministtir, bu başkadır onun için saldırıyorum” diyor. Devlet ilk başta kadınları parçalamak istiyor. Onun için Kürt Kadın Hareketi olarak ilk başta kendimizi örgütlememiz gerekir. Kendimizi örgütleyip güçlendirmeyinceye kadar, başkalarını örgütleyemeyiz. Eğer biz güçlü olursak, diğer kadınlar da güçlü olur. Dünya Kadın Yürüyüşü’nde yer alıyoruz, Ortadoğu Kadın Konferansı’nda, sol-sosyalist dünya kadınları hareketleriyle birlikte çalışıyoruz. Kadınların tüm gündemi aynıdır. Eğer bir Kürt kadına yönelik bir saldırı varsa, Türk kadına yönelik ve diğer kadınlara yönelik saldırı var demektir. Yine bir Türk kadınına dönük bir saldırı varsa yine aynı şekilde, Kürt ve diğer dünya kadınlara yönelik bir saldırıdır. Çünkü devlet parçalamak istiyor. Eğer biz gündemimizi bir yapamasak, zaten bir bir gideriz. Önümüzde 8 Mart ve 21 Mart var. Şimdiden tüm kadınların kendi planlamalarıyla buna hazırlanmaları gerekir.