ANAP eski Genel Başkanı. Dr. Nesrin NAS: Bugün Kürt sorunu Türkiye’nin en yakıcı sorunu. Artık ulusal bir sorun da değil.

FOTOĞRAF: DOĞUŞ KOZAL

 

 

 

İSTANBUL ÖTEKİLERİN GÜNDEMİ RÖPORTAJ: iktisatçı,21.dönem İstanbul Milletvekili ve Anavatan Partisi eski Genel Başkanı. Dr. Nesrin NAS’ın Gazeteci Hamza ÖZKAN’nın sorularını yanıtlarken; Beyaz bir Türk olarak, Kürt sorununun gerçek yüzünü, Alevi toplumunun sıkıntılarını, bu ülkede Sünni Türk çoğunluktan olmamanın ne demek olduğunu YDH (Yeni Demokrasi Hareketi) zamanında gördüm. O günden sonra da çoğulcu demokratik bir hukuk devleti ve temel insan hak ve özgürlükleri için kararlı bir mücadeleye başladım dedi.

Söyleşimize sizi tanıyarak başlayalım Nesrin NAS kimdir?

Aslında iktisatçıyım. İktisat doktoramı İstanbul Üniversite’si İktisat Fakültesi’nde tamamladım. Bu arada Londra’da da doktora çalışmaları yaptım. Tez konum Uluslararası Para ve Euro-dolar üzerineydi. ABD’nin uluslararası piyasaları dolara boğarak, başta Avrupa ekonomileri ve bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin yüksek ve yapışkan enflasyonla mücadele etmesini neredeyse imkânsız kılan politikalarının sonuçları üzerine bir çalışmaydı. Biz de bu kanaldan kısaca DÇM olarak bilinen dövize çevrilebilir mevduatlar adı altında ülkeye giren dolarların hesabını kitabını tutamaz hale gelmiştik.

 

Bir süre Dünya Gazetesi’nde ekonomi danışmanlığı yaptım. Anadolu iş dünyasını rahmetli Nezih Demirkent ile Anadolu’ya yaptığımız seyahatlerde tanıdım. Bu benim politikaya olan ilgimin da başlangıcı oldu. Daha sonra bazı uluslararası finans kuruluşlarının danışmanlığını ve temsilciliğini yaptım. Ama siyasetle tanışmam Yeni Demokrasi Hareketi ile oldu.

 

Türkiye’nin demokratikleşme çabalarının akim kaldığı, kutuplaşmanın arttığı ve Kürt sorununun tüm yakıcılığı ve ağırlığı ile üzerimize çöktüğü yıllardı. Siyaset dağınık, Türkiye’nin sorunlarına çözüm bulmak bir yana sorunların kaynağı olduğu berbat 90’lı yıllardı.

 

Beyaz bir Türk olarak, Kürt sorununun gerçek yüzünü, Alevi toplumunun sıkıntılarını, bu ülkede Sünni Türk çoğunluktan olmamanın ne demek olduğunu YDH (Yeni Demokrasi Hareketi) zamanında gördüm. O günden sonra da çoğulcu demokratik bir hukuk devleti ve temel insan hak ve özgürlükleri için kararlı bir mücadeleye başladım.

 

YDH Partileşme kararı aldığında bu karara katılmadığım için YDH’den ayrıldım. Çok sonra yolum Mesut Yılmaz ile kesişti. ANAP maceram böyle başladı. Milletvekili ve genel başkan olarak devam etti ve Türkiye’nin “güvenlik sendromu” anlayışına yaslanan, Kürt meselesini görmezden gelen ve temel insan hak ve özgürlüklerine sırtını dönen ana akım politikalarına karşı ANAP içinde Anayasa değişikliklerini, idamı, Kürtçe öğrenim ve yayın önündeki engelleri kaldıran 3 Ağustos 2002 Kararlarını, Avrupa Birliği’ne tam üyelik sürecinin başlatılması ve Kopenhag Kriterleri çerçevesinde yapılan reformları ve kuşkusuz ağır 2001 Krizi sonrası kurumsal yapıyı güçlendiren yasal çerçeveyi içine alan yılları kapsadı.

 

Anavatan Partisi, 1983 yılında Turgut Özal tarafından kurulmuş olan eski siyasi parti. 1983’ten 1991’e kadar aralıksız olarak tek başına iktidarda kaldı, 1996 ile 2002 yılları arasında da çeşitli koalisyon hükümetlerinin içinde yer aldı. 25 Kasım 2004 Genel Başkan seçildiniz Genel Başkan olduğunuz dönemi, öncesi ve sonrasında ANAP’ı anlatır mısınız?

Evet, uzun yıllar günahı ve sevaplarıyla Türk siyasi hayatının önemli parçalarından biri olan Anavatan Partisi artık yok. Bildiğimiz eski ANAP, Demokrat Parti ile birleşerek tüzel kişiliğini kaybetti. Şimdi ortada olan ANAP, bu birleşme yıllarında ANAVATAN adını alıp, yola devam eden bir grup genç arkadaşın sürüklediği bir parti. Sanıyorum son seçimlerde de Cumhur ittifakını desteklediler. Şu anda ne yaptıkları konusunda pek bir fikrim yok.

 

Şimdi aktif siyasetin dışındayım ama eski bir siyasetçi olarak kendimi her şeyden sorumlu hissetmek duygusundan bir türlü kurtulamadım. Bu nedenle birçok sivil platformda çoğulcu demokrasi ve hukuk devleti mücadelesine elimden geldiğince katkı sunmaya çalışıyorum.

 

ANAP eski Genel Başkanı ve Başbakan Sayın Mesut Yılmaz Avrupa yolu Diyarbakır’da geçer dedi, Demirel Kürt railetesini tanıyoruz dedi, Erdoğan Kürt sorunu bizim sorunumuzdur dedi, Muharrem İnce çocuklara üç dil öğreteceğiz diyerek anadilde eğitimi de saydı; sizce bu söylemler Kürt sorununa çözüm oldu mu? Ya da bu söylemlerin etkisi ne oldu?

ANAP, Kürt sorunu konusunda ciddi açılım yapan ilk siyasi partilerden biridir. Ve bunu iktidardayken yapmış olması bu adımların bir kısmının sözde kalmamasını sağlamıştır. Evet, AB sürecinde Mesut Yılmaz “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” derken gerçekten samimiydi. Çünkü bu yakıcı sorunun, Türkiye’nin demokratikleşmesini önleyen ve bir güvenlik devletine dönüşmesini sağlayarak hukuku yerle bir eden en temel ve çözülmesi en öncelikli sorun olduğunu görmüştü.

 

Ne yazık ki, bu günlerde 12 Eylül’ün de gerisine düşen bir devlet yönetme anlayışı var. Güvenlik devleti demek bile meseleyi çok hafifletmek oluyor. Çünkü eksik aksak da olsa 12 Eylül’de işleyen yargı dahi yok artık.

 

Başta Kürt sorunu olmak üzere Türkiye’de tüm sorunların çözümüne yönelik politikalarınız nelerdir?

Bugün Kürt sorunu Türkiye’nin en yakıcı sorunu. Artık ulusal bir sorun da değil. Uluslararası bir sorun özelliğine büründü. Bu nedenle dünün çözümleri bugün geçerli değil. Evet, anadilin kullanımı ve anadilde eğitim başta olmak üzere kültürel sorunları çözmek önemli ama bu meseleyi sadece etnik boyuta indirgemek olur ki, uzun vadede başka sorunlara kapı aralanır.

 

Bu meseleyi ekonomik bir mesele olarak ele almak ve sunmak da, sorunu inkâr etmek anlamına gelir.

 

Sorun, Türkiye’nin çoğulcu demokratik bir rejimi tüm kurum ve kuralları ile uygulamasıyla çözülebilir ancak. Kürtlerin eşit vatandaşlar olduğunu kabul eden bir anlayış çözümün ilk adımıdır. Ne var ki, her şeyin merkezileştiği hatta tüm idari, yasal ve ekonomik kararların tek kişi tarafından alındığı bir idari yapıyla çözümün kıyısına dahi yaklaşamazsınız. Bu nedenle Kürt sorunu aynı zamanda bir demokrasi sorunudur. Demokrasi çoğunluğun yönetimi anlamına gelmez. Merkezi idarenin hükmü altında yaşamak anlamına hiç gelmez.

 

Türkiye ademi merkezi bir idari yapılanmaya sırtını döndüğü sürece hiçbir sorunu çözemez. Bireyin kul değil, vatandaş olduğunu anlaması, hissetmesi ve ona göre tepki vermesi için dahi yerel yönetimlerin güçlendirilmesi olmazsa olmaz. Bu sadece Kürtler için değil, İzmirlinin, İstanbullunun kendini yaşadığı yere ait hissetmesinin de ön koşuludur. Yaşadığınız çevrenin yönetimine katılamıyorsanız kendinizi oraya ait hissetmezsiniz. Bir yere ait hissetmeniz mülkün tapusunun elinizde olmasının ötesinde bir şeydir. O yere ait tüm kararlara doğrudan ya da dolaylı katılmanız, kendinizin, çocuklarınızın daha iyi yaşamasını ve gelişmenizi sağlayacak araçları seçme imkânınızın olması, yaşadığınız çevrenin size dayatan değil sizde olanı alıp kendi zenginliği olarak sunan bir çevre olması sizi o yere bağlı kılar.

 

Ne yazık ki, bir türlü atlatamadığımız bölünme korkusu yüzünden her şeyi daha da merkezileştirip, insanların tüm hak ve özgürlüklerini ellerinden alarak korktuğumuzu başımıza getirecek adımlar atıyoruz. Bir tür kendini gerçekleştiren kehanet durumu sanki…

 

Türkiye’yi bir erken yerel seçim bekliyor mu, ne dersiniz?

Erken yerel seçim olur mu? Olabilir. Her ne kadar Anayasa değişikliği gerektiriyorsa da, bugüne kadar Anayasa, Anayasa Mahkemesi dâhil, pek kimsenin umurunda olmadı. Zaten bizde son yıllarda fiili durum yaratarak yasaları bu fiili duruma uydurma hali geçerli. Kaldı ki, erken yerel seçim konusunda bir Anayasa değişikliğine CHP’nin de hayır diyeceğini düşünmüyorum. Bunun iki nedeni var. İlki, bizde seçim, siyasi partiler için bir kendine güven gösterisidir ve o nedenle seçim çağrısını hep düello meydanına çağrı gibi alır, haklı gerekçelerle de olsa hayır demeyi kavgadan kaçma olarak görürler. Dolayısıyla kavgadan kaçanın kaşığı kırılsın diyerek seçimlere giderler. Tıpkı Kasım 2015’te olduğu gibi ya da son 24 Haziran seçimlerindeki gibi. İkinci neden CHP iç sorunlarla boğuşuyor. Bu sorunların üstünü örtecek ve şimdi meydanlardayız, sırası değil diyecek bir bahane olarak görebilir bu seçimi.

 

Ayrıca ekonomi çevreleri de erken yerel seçimden yana görünüyor. Seçimlere kadar Erdoğan’ın ekonomik önlem almayacağını açıkladı; bunun dengeleri çok daha fazla bozacağından ve geri dönülmez bir yola girileceğinden korkmaları bunda etkili. ABD ile çıkan rahip krizi ile ilgili atılacak adımdan tüm ekonomik önlemlere kadar her şey seçim takvimine bağlı görünüyor.

 

Ülkeyi krizsiz yönetmekten daha çok, girdiği her seçimden kazançlı çıkmayı önemli bir güç olarak gören Erdoğan ve adamları için de oylarında bir azalma katlanılamaz bir şey. Bu nedenle dolar 5.40’ları görse de, durumu idare edebildikleri kadar sürdürmeyi düşündüklerinin tüm işaretleri ortada. Ekonomi çevrelerini, piyasaları korkutan da bu.

 

Dolayısıyla Kasım’da bir seçim çok şaşırtıcı olmaz.

 

Türkiye’yi önümüzdeki günlerde nasıl bir siyasal ortam bekliyor, Türkiye nereye gidiyor?

Durumumuz hiç iç açıcı değil. Umutsuzluk, mutsuzluk, korku ve nefret, ayrımcılık, düşmanlık toplumumuzun gözeneklerine sızmış durumda. Toplumun en az yarısı iç düşman ya da terörist olarak yaftalanmış. Bir yarısı diğer yarısına kötü gözle bakıyor.

 

Ülkeyi yönetenler ve onlara bağlı ve bağımlı medya bu ateşin altına sürekli odun atıyor. Dünyada pek dostumuz kalmadı. Yalnızlaştıkça hırçınlaşıyor ve kendimize daha çok zarar veriyoruz.

 

Gerçeklerden koptuk. Dolar kurunun tarihi zirve yaptığını dahi yazamayan bir medya var. Öyle ki, ülkede yaşanan her şeyin faturası ya dış düşmanlara ya da iç düşmanlara kesiliyor. Krizlerin sebep-sonuç ilişkisi kurulamıyor. Sanki dünyanın dışında yaşayan bir Türkiye var artık. Bu nedenle toplum giderek içe doğru patlıyor.

 

Yalnızlaşan, dış politikası abuklaşan, ekonomisi dışa bağımlı, şirketleri batmanın eşiğinde bir Türkiye’nin hala dünya lideri olduğu savına inanan geniş yığınlar var. Hazineden destekler devam ettikçe gerçeklere gözlerini kapamaya devam edecekler, ancak bu durum sürdürülebilir değil. Ponzi zinciri gibi yönetilen ekonomide bu saadet zincirinin kırılması anı giderek yaklaşıyor.

 

Özellikle 2011 yılından sonra atılan adımlarla, Türkiye’de kriz siyasi, ekonomik, sosyolojik, kültürel… Her alanı kangren gibi sararak hızla derinleşerek onarımı imkânsız bir hal almıştır.

 

Seçimden sonra kabul edilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini değerlendirir misiniz? Demokrasi için ne anlam ifade ediyor? Siyasal sonuçları neler olacak? Türkiye’nin ihtiyaçlarına cevap verebilecek mi bu yeni sistem?

16 Nisan referandumu ve 24 Haziran seçimleri ile MHP ile birlikte kotarılan “çoğunluğu alan her şeyi alır” diye özetleyebileceğimiz yeni sistem ve KHK’ler eşliğinde yürürlüğe konan yeni rejim, Türkiye’nin çözüm bekleyen iç ve dış tüm sorunlarını daha da ağırlaştırarak ilerlemektedir.

 

 

Kuvvetler ayrılığının kuvvetler birliğine dönüştüğü, denge denetimin yok edildiği, hukuki güvenliğin kalmadığı ve Erdoğan’ın istemediği partiye verilen oylar için dahi hesap sorulacağını söylemesinin artık olağan karşılandığı bu rejimde, geleceğin pek de hayırlı olmayacağını şu son 40 gün içinde gördük zaten.

 

Rıza Türmen, “Demokrasiyle yönetilmenin ilk ve temel koşulu, siyasal sistemin çok partili olması ve iktidarın, belli aralıklarla, güven içinde, eşit ve adil koşullarda yapılacak genel seçimlerle belirlenmesidir. Kuvvetler ayırımı, hukukun üstünlüğü,  çoğulculuk, katılımcılık, insan hakları, denge ve denetim, şeffaflık vb. kurallar dizgesi ise çok partili, seçimli demokratik sisteme hayatiyet kazandıran tamamlayıcı öğeleridir.” diyor. Bu tanım demokrasinin yeryüzü standardıdır.  Bu çerçevede Türkiye’de demokrasiden bahsetmek mümkün değildir. Demokrasinin ve hukukun olmadığı yerde ne iç-dış barış olur ne de sağlıklı bir ekonomi. Bunu her gün yaşıyoruz zaten.

 

Hannah Arendt;  eğer her gün çok büyük bir olay oluyorsa ve bu olay dünkü olayı unutturuyorsa o zaman toplumun varlığı mümkün değil, diyor. Bugün her gün bir öncekini unutturan krizler döngüsünde yaşıyoruz. Kuşkusuz toplum bunu iliklerine kadar hissediyor. Ancak çoğunluğun yaşadığı zorlukları ve belirsiz bir geleceğe savrulmasını mevcut rejim değişikliği ile ilişkilendirdiğinden kuşkuluyum. O çoğunluk hala bu yaşananların ABD komplosu, Yahudi komplosu vb. Olduğunu düşünüyor. Türkiye’nin ve liderinin de gerçekten kıskanıldığına inanıyor.

 

Burada etkili ve organize bir muhalefete ve muhalefet partilerine iş düşüyor. Ancak muhalefet partilerinin de yaşananlara doğru teşhis koyduklarından emin değilim. Erdoğan’ın “yerli ve milli” söyleminin ve “kutlu yürüyüş” hedefinin arkasına takılmaya hazırlar. Erdoğan yönetiminin bizzat yarattığı ve sorumlusu olduğu her krizde, işler sarpa sarınca yardıma çağırdığı muhalefet partileri, gerçekleri söylemek yerine Erdoğan’ın arkasında saf tutuyorlar ve bunu devleti korumak için yaptıklarını söylüyorlar. Böylece Erdoğan’ın “devlet benim” söylemini meşrulaştırıyorlar.

 

Kurumsal yapısı tahrip edilen, adaletin teferruata indirgendiği ve her şeyin tek kişinin aklına emanet edildiği Türkiye’de sorunların büyüyeceği kesindir. Yönetemedikçe krize yol açan, krizlerle karşılaştıkça da daha katı ve baskıcı olmaktan başka çözüm göremeyen bir yönetim ile toplum daha da gerileyecektir. Hem ekonomide hem de dış politikada durumun vahametini pek görmeyen bir yönetim var maalesef. Topluma da sürekli hayal pompalanıyor. O nedenle toplum yaşayacağı krize hazırlıksız. Bu önemli bir bilinmez olarak karşımızda duruyor.

 

Her ne kadar bu durum orta ve uzun vadede sürdürülemez gibi görünüyorsa da, tarih bunun pek ala mümkün olduğunu gösteren onlarca örnekle dolu.

 

Erdoğan’ın hala çoğunluğu fakirleşmeye ikna edecek gücü var. Nitekim İran örneğini vererek, önemli olan devletin ayakta kalması dedi. Muhalefet de bu konuda Erdoğan’dan farklı değil. Aşırı borçlu olmayı, üretmemeyi sorun olarak görmeyen ama elindeki konut stokunu satmak için dahi parasına muhtaç olduğu dış dünyaya kafa tutmayı milliyetçilik ve vatanseverlik olarak alan geniş bir kesim var. Bu kesim asıl vatanseverlik, güçlü kurumlara, hukuk devletine, güçlü ve sürdürülebilir bir ekonomiye ve çoğulcu demokrasiye sahip olmaktır demedikçe, Erdoğan rejimi sürecektir.

 

Ekonomik kriz var mı? Varsa çözüm nedir?

Bu saatten sonra krizin teğet geçmesi söz konusu değil. Hasarın yıkıcı olmamasına odaklanmak lazım. Ama bunun için de yeni bir hikâyeye ihtiyacımız var. İçinde demokrasi, hukuk, çoğulculuk, özgürlük, barış ve kapsayıcı kurumlar olan bir hikâye olmalı bu. Yoksa bu noktadan sonra bizi duvara çarpıp parçalanmaktan kurtaracak hiçbir ekonomik önlem yok. Artık tüm faiz, teşvik vb. Önlemler kızgın tavada buharlaşıp giden bir damla yağ etkisi gösterir.

 

Karamsar bir söyleşi oldu belki ama gerçekleri söylemenin zamanı geldi de geçiyor diye düşünüyorum. Yine de Çetin Altan’ın sözüyle bitireyim: “Enseyi karartmayın.”

Ötekilerin Gündemi olarak bu anlamlı söyleşi için teşekkür ederiz.

Sorunlarımızı biz çözeceğiz. Başkaları değil. Ancak yüzleşmeden hiçbir sorunu çözmek de mümkün değil. Acı da olsa sorunlarımızla yüzleşmek zorundayız. Barış içinde güvenli bir geleceği ancak böyle kurabiliriz.

Sizin adınızın “ötekiler” olması bile aslında çok şey söylüyor. Kimsenin “öteki” olmadığı bir Türkiye, ancak çoğulcu demokratik bir hukuk devleti ile mümkün olur. Herkesin eşit, özgür ve kendini güvende hissedeceği bir Türkiye’yi kurmak hala mümkün.

 

 

 

şişli escort avcılar escort esenyurt escort