HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan: yeni seçimle birlikte HDP bu ülkeyi yönetmeye adaydır.

 

 

HABER MERKEZİ – HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, partisinin kongre ile birlikte değiştirme ve dönüştürme sürecine gireceğini belirterek, “HDP’nin artık daha cesur bir şekilde, hem sözünü söylemesi anlamında hem siyaset yapması anlamında hem de mücadele etme açısından cesur çıkışlara ihtiyaç var. Yeni bir seçimde Türkiye’yi yönetmeye aday bir parti olduğumuzu ifade edeceğiz” dedi.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, partisinin 23 Şubat’ta gerçekleştirilecek 4. Olağan Kongresi öncesi katıldığı Medya Haber’de, gazeteciler Diren Yurtsever ve Deniz Nazlım’ın sorularını yanıtladı. Türkiye’nin İdlib’te içine girdiği kriz ve AKP hükümetinin dış politikasına dair değerlendirmelerde bulunan Buldan, partisinin gerçekleştirilecek olan kongresine dair de soruları yanıtladı.

Kriz merkezine dönen İdlib’te yaşanan gelişmelere ilişkin soruyu yanıtlayan Buldan, yaşananların dünyayı ilgilendiren gelişmeler olduğunu söyledi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu kez İdlib için sarf ettiği “Ansızın girebiliriz” tehdidini hatırlatan Buldan, “Aslında zaman zaman kullandığı ve birçok yer için kullandığı bir söz. Bunu İdlib’te de gerçekleştirdiğini gördük. Bugün ‘Türkiye’nin İdlib’te ne işi var?’ sorusunu sormak gerekiyor. Bu kadar insanı, askeri, sevkiyatı, böylesi bir çatışma içerisine götürecek sebepler neler? Bunu irdelemek gerekiyor. Türkiye’nin Suriye konusundaki politikası, elbette farklı şekilde yansıyor. Türkiye’ye ekonomik, sosyal ve siyasi kriz olarak yansıyor. Türkiye’nin Ortadoğu’da bir bataklığın içerisine sürüklendiği ve bu bataklıktan çıkamadığı bir dönemi yaşadığını düşünüyorum. Türkiye bugün İdlib konusunda ne geri adım atabiliyor ne geri dönebiliyor ne de ilerleyebiliyor” dedi.

Türkiye’nin İdlib’te içinde bulunduğu durumu “bataklık” olarak değerlendiren Buldan, “Türkiye’nin bir an önce Suriye, Rojava ve İdlib konusunda bu işin içerisinde nasıl çıkabiliriz, bu işi diyalogla nasıl bitirebilirim konusuna yönlenmesi gerekiyor. Yoksa gerçekten giderek daha da bir bataklığın içerisine giren ve oradan asla çıkamayacak bir pozisyon içerisine gireceği kaygısını taşıyorum. Türkiye’yi yönetenlerin, muhalefetin sözüne, özellikle HDP’nin sözüne kulak vermesi gerekiyor. Çünkü biz uzun süredir Suriye konusunda; hem Efrîn süreci ile başlayan, Rojava ile devam eden ve bugün İdlib ile daha da tırmanan savaş sürecinin, olmaması gerektiğini, tüm sorunların diyalog ve müzakere süreci ile tamamlanabileceğini ifade ettiğimiz zaman, bugünleri hesap ederek söyledik. Türkiye bu sorunu daha akli selim bir yöntemle çözebilirdi. Türkiye’nin İdlib’e hiç gitmesi gerekmiyordu, Rojava başta olmak üzere Suriye’nin asla yer almaması gerekiyordu. Bunu dinlemeyen bir AKP hükümeti anlayışı var. Bir an önce bu yanlıştan dönülmesi gerekiyor. İdlib daha da kızışacak, daha da tırmanacak, bu çatışma daha da derinleşecek gibi görülüyor. Bir an önce akli selim bir karar verilmesi gerekiyor” uyarısında bulundu.

‘SURİYE’DE YENİ BİR SÜRECE İHTİYAÇ VAR’

Suriye’de demokrasiye katkı sunabilecek politikaların geliştirilmesi gerektiğinin altını çizen Buldan, “Suriye’de demokratik bir anayasaya, yeni bir anayasa yazım sürecine ihtiyaç var. Türkiye’de olduğu gibi Suriye’de de büyük bir ihtiyaç. Demokratik bir anayasa ile orada yaşayan halkların yaşamlarını, kültürlerini, kimliklerini, inançlarını ortak bir paydada buluşturabilecek ve güvence altına alabilecek yeni bir sürece ihtiyaç var” diye konuştu.

EŞME RUHU

İdlib ile birlikte yeniden siyasetin gündemine oturan “Eşme ruhu” ile ilgili tartışmalara dair PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın 2013 Newroz Deklarasyonu’nu hatırlatılan Buldan, “Sayın Öcalan eşme ruhunu ifade ederken; tam da Rojava’da yaşayan halkların birlikte barış içerisinde kardeşçe yaşayacağı bir dönemi ifade etti. Sayın Öcalan aslında şunun altını çokça çizdi: Suriye’deki halklar zaten barış içerisinde ve kardeşçe yaşıyorlar. Oraya müdahale demek, barış ortamını bozmak, müdahale etmek aynı zamanda bu atmosferi yok etmek demektir. Suriye meselesinde; Türkiye’nin, Sayın Öcalan ile yapılan görüşmelerde söylenenleri dikkate almış olsalardı, Sayın Öcalan’ın Suriye politikasına dair yapmış olduğu belirlemeleri gerçekten dinlemiş olsalardı, bugün Türkiye hiçbir anlamda bu kadar büyük bir krizin içerisine girmeyecekti. Fakat o dönem söylenenler ile bugün yaşadıklarımız birebir örtüşen bir noktada. O zamanki ikaz ve uyarılar, bugünlerin yaşanacağının bir işaretiydi. Buna çok dikkat edilmedi, çok önem verilmedi. Bugün yaşadığımız, tam da Sayın Öcalan’ın tam da ifade ettiği noktaya gelmiş olduk” diye belirtti.

‘SAVAŞA KARŞI ÇIKAN TEK PARTİ HDP’

Partisinin savaş karşıtı tutumunu ısrarla sürdürdüğünü belirterek, diğer muhalefet partilerinin bu noktada karşıt duruş göstermemesini eleştiren Buldan, “Başından beri savaşa, çatışmalara karşı çıkan Türkiye’de tek parti bugün HDP. Meclis içinde ve dışında siyaset yapan partiler arasında, savaşa karşı çıkan tek parti HDP. Biz tezkerelere ‘hayır’ oyu verirken, bugünleri düşünerek ‘hayır’ oy verdik. Hiçbir sorunun savaşla çözülemeyeceği, hiçbir sorunun çatışma ile çözülemeyeceği gerçeğini Türkiye’de siyaset yapan hiçbir partiye anlatamadık ne yazık ki. Bugün parlamentodaki diğer partilerin de İdlib konusunda, örneğin CHP’nin ‘bizde karşı çıkıyorduk, Türkiye’nin İdlib’te ne işi var’ demesi ya da İdlib tezkeresine ‘hayır’ oyu verip, diğer tezkerelere ‘evet’ oyu vermesi, bir nevi kendisinin de bir biriyle çeliştiğini görüyoruz. İnsanın aklına şu da geliyor; Kürtlerin yaşadığı yerlerdeki çatışma süreçlerine ‘evet’ oyu verip, diğer yerlerdeki çatışmalara ya da savaş süreçlerine ‘hayır’ oyu kullanmak, bir şekilde o siyasi partilerin de hem Kürtlere hem de Kürt sorununa yaklaşımlarını açık bir şekilde ortaya koyuyor. Muhalefetin bir bütün olarak iktidara şunu hissettirmesi lazım; hiçbir sorun savaşla çözülmüyor, çözülmeyecek. Burada yaşanan can kayıpları, bununla birlikte bu tür tezkerelere ‘evet’ demekle, Suriye meselesini bu kadar bataklığın içerisine sokmakla, bunun faturasını Türkiye halklarına ödetmek, hiç kimsenin hakkı da değildir, haddine de değildir” şeklinde konuştu.

FATURASI HALKA

Türkiye’de ekonomik kriz nedeniyle artan intihar olaylarının savaş politikalarının sonucu olduğunu vurgulayan Buldan, “Bugün yaşananların tüm faturasını Türkiye halkları ödüyor. İnsanlar artık evine ekmek götüremediği için yaşamlarına son veriyorlar, intihar ediyorlar. Bir baba ‘ben evime ekmek götüremiyorum, bu nedenle intihar ediyorum’ diyorsa, burada muhalefetin hem de bu ülkeyi yöneten iktidarın oturup düşünmesi gerekiyor. İnsanlar ekonomik krizden dolayı işyerlerini kapatmak zorunda kalıyor, geleceğine artık güvenle bakamıyor. Bugün Türkiye’de öyle bir hava öyle bir atmosfer var ki; hiçbir insan kendi geleceğini, yarınını bile güvence altında görmediği bir dönemde yaşıyor. Bütün bunları ifade ederken, sorumluluk sadece HDP’nin değildir. Bu süreçte etkilenen, zarar gören sadece Kürtlerde değil, Türkiye toplumu bir bütün olarak etkileniyor, zarar görüyor. Bu fatura Türkiye halklarına ödettiriliyor. Elektriğine, suyuna, yoluna, işine ödettiriliyor. İnsanların boynuna yüklenen bir yük olarak görüyoruz. Muhalefet artık bir bütün olarak, çatışmalı dönemlere ve parlamentodan çıkan tezkerelere ‘hayır’ diyerek, Türkiye’nin geleceğini garanti altına alacak bir politika belirlemeli” ifadelerini kullandı.

DARBE TARTIŞMALARI

Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ’un açıklamaları sonrası gündeme gelen “darbe” tartışmalarına ilişkin konuşan Buldan, şunları söyledi: “Türkiye sürekli darbelerle yüz yüze kalan bir ülke. Ne yazık ki dönem dönem siyasi darbelerin, dönem dönem de askeri darbelerin çok yaşandığı bir ülke. Sayın Öcalan’ın yine buna dair belirlemesi önemli. Barış ve müzakere sürecinin sonuçlanmaması durumunda, darbe mekaniğinin hayata geçeceği vurgusunu çokça yaptı. Son görüşmemizde de söyledi. Bu süreç başarıya ulaşmazsa, darbe mekaniği devreye girer demişti ve bu görüldü. Aslında 7 Haziran ve 1 Kasım tarihleri arası da bir darbe dönemiydi. Bir askeri darbe olmasa bile, siyasi darbelerin yaşandığı bir dönemdi. Çünkü Kürtlerin yaşadığı bölgelere müdahale edildi. Nusaybin’de, Cizre’de, Sur’da, Yüksekova’da kentler yakıldı, yıkıldı, insanlar katliamdan geçirildi. Bu dönemleri de siyasi darbelerin yapıldığı bir dönem olarak görebiliriz. Dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla milletvekillerinin tutuklanması siyasi darbelerin bir ayağıdır. Yargıya müdahale siyasi bir darbedir.

Bugün cezaevlerinde aydınından yazarına, akademisyeninden siyasetçisine binlerce insanın olduğunu biliyoruz. Bütün bunlar Türkiye’deki siyasi darbeler sonucu gözaltına alınan ve tutuklanan kesimler. 15 Temmuz askeri darbesinden hemen sonra bir kez daha AKP’nin sosyal, siyasal, kültürel darbesiyle karşı karşıya kaldık. Bu darbelerin sonucu bugün hala demokratikleşme konusunda adımlar atılmadığı için, darbe söylentilerinin hala olduğu bir dönemi yaşıyoruz. 15 Temmuz askeri darbesinin hemen ardından, bütün bu söylentilerin önüne geçilebilecek, bir daha Türkiye’de hiç kimsenin darbe yapmaya kalkışmayacağı bir süreci AKP yaratabilirdi. Fakat kendi eliyle, her alana müdahale, tutuklama, kayyım, kentlerin yakılması yıkılması, barış isteyen insanları cezaevine koyması, adalet talep edeni cezaevine koyması, sokakta gösteri ve yürüyüş hakkını kullanmak isteyen insanlara müdahale etmesi, bütün bunlar aslında bu tür söylentilerin gelişmesine sebep oldu. Siyasi ve sosyal darbelerin devam ettiği bir dönemde böylesi, böylesi söylentiler kaçınılmazdır.”

GEZİ DAVASI

Gezi davasında verilen beraat kararı, dava kapsamında uzun süredir tutuklu bulunan iş insanı Osman Kavala’nın yeniden tutuklanmasını değerlendiren Buldan, devamla şunları söyledi: “Bu ne yazık ki Türkiye’de bir gelenek haline geldi. Türkiye’deki yargı, adalet ve hukuk açısından baktığımızda, ilk önce Sayın Selahattin Demirtaş üzerinden yapıldı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Sayın Demirtaş’ın derhal tahliye kararına rağmen, bu ülkeyi yöneten Cumhurbaşkanı, ‘Biz gereğini yaparız’ dedikten hemen sonra, yerel mahkemenin başka bir dosyadan Sayın Demirtaş ile ilgili bir mahkumiyet çıkarması, Demirtaş’ın tahliyesinin önüne geçilmesi, bununla birlikte bundan sonra yaşanan süreçlerin bir göstergesi olarak önümüze çıktı. Bugün devam ediyor. İkincisi Osman Kavala örneği. Gezi davası, Gezi soruşturması, Gezi soruşturması ile birlikte Osman Kavala ve arkadaşlarının yaklaşık 3 yıldır cezaevinde olmaları, hukuk adına, Türkiye siyaseti adına ve Türkiye’deki yargı adına utanç verici bir manzaradır. Bugün Türkiye toplumu şunu söylüyor; hepimiz gezideydik. Gezi tüm inançların, tüm farklı kimliklerin bir araya geldiği, Türkiye’nin geleceğini garanti altına almak isteyen bir gösteri, bir direnişti, itirazdı, bir sahiplenmeydi. Bu süreç, o zaman Türkiye’yi yönetenler tarafından farklı bir algıyla topluma anlatılmaya çalışıldı. Gezide olanları Türkiye’yi bölmek ve parçalamakla, vatanı bölmek ve parçalamakla suçlayanlar, şimdi özellikle FETÖ kapsamında ya da darbe girişiminden hemen sonra FETÖ’nün siyasi ayağını ortaya çıkarmamakla suçlanan iktidarın kendi suçlarını örtbas etmek amacıyla yapmış olduğu bir şey olarak görülüyor.

OSMAN KAVALA SUÇSUZDUR

Gezi davasında Osman Kavala ve arkadaşları suçsuz olduğu kadar, ikinci defa tutuklandığı soruşturmada da o kadar suçsuzdur. Osman Kavala’nın FETÖ ile ne bağlantısı, ne ilişkisi var. FETÖ’yü bırakın, darbe ile ne alakası olabilir. Gerçekten bir aciziyet var. Bugün Türkiye’yi yöneten hem hükümet hem devlet açısından, kimin elinin kimin cebinde olmadığı bir dönemi yaşıyoruz. Osman Kavala ve arkadaşları, tıpkı bizim arkadaşlarımız gibi siyasi bir kararla tutuklandılar. Gezi davası da bir siyasi karardı ve Osman Kavala’nın bırakılması da bir siyasi karardır. Fakat burada iki şey karşımıza çıktı. Ya Cumhurbaşkanı ‘her şeye rağmen Osman Kavala tahliye edilmeli, Gezi davası beraatla sonuçlanmalı diye bir talimat verdi’, bu gerçekleşti. Yada bu işe bakan hakimler ve savcılar, Erdoğan’a karşı ‘biz Gezi davasını kapatıyoruz ve Osman Kavala’yı tahliye ediyoruz’ dedi. İkisinden biri gerçekleşti. Fakat sonuçta birileri yine gidip Erdoğan’ı Osman Kavala’nın tahliye edilmemesi yönünde ikna ettiler. Yani aslında insanın kafasını kurcalayan ve cevabını bulamadığımız karışık bir şey çıktı. Gezi’de bir araya gelenler Türkiye toplumunun geleceği için Gezideydiler. Türkiye’yi yönetenler tarafından farklı bir şekilde algılandı ve bu algı yönetimi hala devam ediyor.”

4 KASIM HATIRLATMASI

Yargının bu kararının benzer bir şekilde dokunulmazlıkların kaldırılması ardından 4 Kasım 2016’da gözaltına alınan ve tutuklanan partisinin milletvekillerinin yargılanmasında da yaşandığını hatırlatan Buldan, “Bir kere şunu çok açık ve net ortaya koymak lazım. Mesele Kürt meselesi olduğu zaman ya da mesele Kürtler olduğu zaman Kürtlerin dışındaki çevrelerin özellikle muhalefet açısından söylüyorum. Bir bütün olarak hareket ettiklerini her zaman gördük, bu dönemde buna tanıklık ettik. Kürdün yaşadığı zulüm karşısında, Kürdün çektiği acı karşısında, Kürdün yaşadığı ölümler ve ödediği bedeller karşısında kılını bile kıpırdatmayan, hiçbir şekilde tepki vermeyen, itiraz etmeyen ve bu süreçlere karşı çıkmayan kesimler, ne yazık ki zaman zaman özellikle de seçim zamanları bölgeye gidip, Kürdistan’a gidip, Diyarbakır’a gidip Kürt halkına hitap etmeyi, Kürt halkından oy istemeyi ve Kürt halkının vereceği oyları kendi cebinde keklik olarak gören anlayışlarla, bu tür süreçlere hep müdahale etmeye çalıştılar. Oysa bu yaşanan acılar karşısında muhalefet bir bütün olarak hareket edebilirdi. Örneğin, Diyarbakır’da Selçuk Mızraklı’nın yerine kayyım atandığında, sadece HDP bir açıklama yapmamalıydı. Burada tüm muhalefetin aslında ortak bir tepki vermesi, itiraz etmesi, ses çıkarması önemliydi. Fakat bunlar ne yazık ki çok gerçekleşen şeyler olmadı. Ortak bir refleks hayata geçmedi. Ve bunu biz çok görmedik muhalefet açısından” dedi.

‘MUHALEFET KENDİNE ÇEKİ DÜZEN VERMELİ’

Hükümetin Kürt sorunundaki çözümsüzlük politikalarına değinen Buldan, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Kürtlerin, Kürt meselesinin, Kürt sorununun demokratik yöntemlerle çözümüne dair söylenecek sözler, bu ülkenin geleceğine dair sözlerdir. Bugün Kürt sorunu çözülmeden Türkiye’de hiçbir sorunun çözülmeyeceği gerçeğini artık muhalefetin bilmesi ve anlaması gerekiyor. Geçmişte Kürt sorununa yaklaşım neyse, bugün AKP hükümetinin Kürt sorununa yaklaşımı arasında herhangi bir fark yok. 2011 ile 2015 yıllarını bunun dışında bırakarak söylemek isterim. O dönem farklı bir dönemdi, ayrı bir havaydı ama onun dışında hep aynı. Kürdün kimliğine, Kürdün diline saldırı var, Kürdün yaşadığı coğrafyaya saldırı var, Kürdün çocuğunun okulda kullandığı diline saldırı var, Kürdün seçilmişine saldırı var, Kürdün milletvekiline, belediye başkanına saldırı var. Biz her gün yeni yeni operasyonlarla gözümüzü açıyoruz. Biz her gün gözümüzü işte hangi ilde, nerede bir operasyon yapılmış, kaç arkadaşımız gözaltına alınmış, kaç arkadaşımız tutuklanmış, hep bununla uyanıyoruz. Bu Kürdün kaderi olmamalı. Bu Kürdün kaderi olmakla birlikte, bu sorun tüm muhalefetin sorunu olmalı. Muhalefet bu anlamda aynı refleksi aynı ortak görüşü, aynı anlayışı göstermediği sürece bu böyle devam edecek ve gidecek. O yüzden biran önce muhalefetin bu konu üzerine yoğunlaşması gerekiyor. Türkiye’nin meselesi Kürt sorunu ile çok yakından alakalı bir konu. Muhalefet bu konuda kendine bir çeki düzen vermeli.”

Partisinin 23 Şubat’ta gerçekleştireceği kongresine dair soruları yanıtlayan Buldan’ın açıklamaları şöyle:

KÜRT HALKI TÜRKİYE’YE YÖN VERECEK GÜCE SAHİP

Hep şunu söyledik. HDP değişim ve dönüştürme gücüne sahip bir parti, bunu biz 31 Mart yerel seçimlerinde gördük, yaşadık. Yine iptal edilen ve yenilenen 23 Haziran seçimlerinde de aslında Türkiye toplumu şunu gördü; HDP artık belirleyici bir pozisyonda ve bundan sonra Türkiye başta olmak üzere, Ortadoğu’da Kürtler gözardı edilerek, hiçbir şekilde hiçbir şeye karar verilemez. Kürt halkının varlığı, Kürt halkının siyaseti Türkiye’ye yön verecek bir güce sahip. Tüm bunları yaşadığımız, ispatladığımız bir dönemde artık değiştirme ve dönüştürme sürecine giriyoruz. Türkiye’nin yönetilemediğini söyledik. Evet, bu ülke yönetilemiyor artık. 18 yıldır AKP hükümeti Türkiye toplumuna hiçbir şey veremedi. Gerçekten veremedi. Türkiye toplumu artık bunun farkında, yaşadığı bütün sorunlarla aslında bunun farkına varabildi. Her seçimde gittikçe AKP’nin kan kaybettiği, eridiği ve bittiğini gördük. Bunu 31 Mart seçimlerinde, 23 Haziran seçimlerinde gördük, 24 Haziran seçimlerinde gördük. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde gördük. Bakın Selahattin Demirtaş, cezaevinde olmasına rağmen, o kadar zor koşullarda aday olmasına rağmen, yüzde 10 oy oranına sahip olabiliyorsa, bugün Türkiye toplumu değişim, dönüşüm sürecine girmiştir. Bunun önünü hiç kimse alamayacak. Önümüze çıkan ilk seçimde, kurulacak olan ilk sandıkta, Türkiye toplumu artık tercihini çok farklı şekilde yapacak. İşte bu farklılık, farkındalık HDP üzerinden ve HDP’nin yürüttüğü siyaset ve ortaya koyduğu tezler üzerinden hayat bulacak, gittikçe büyüyecek, çoğalacak genişleyecek bir HDP ile hem demokratik ittifak süreçlerini önümüze koyduğumuz, bunu geliştireceğimiz yeni döneme giriyoruz. Kongrede aynı zamanda yeni bir seçimde Türkiye yönetmeye aday bir parti olduğumuzu ifade edeceğiz.

ERKEN SEÇİM ÇAĞRISI

Türkiye, artık AKP hükümetinin yönettiği bu anlayışla sürdürülemez bir süreç içine girdiği ortada. Erken seçim çağrısı yaparken; hemen erken bir seçime gidilmeli, bu erken seçimle birlikte artık AKP’den kurtulmanın ve AKP’yi artık siyaset dışına itmenin ve bu ülkeyi artık yönetmenin çok elzem olduğu acil ir ihtiyaç olduğu üzerinden yaptık. Seçimlerde AKP’nin oy kaybettiğini gördük. Son yapılan anketlerde bunu gösteriyor. Bu anketlerde AKP yüzde 30 civarlarında, HDP’nin de oyunu koruyan bir durumda. Eriyen ve yok olan AKP ve ortağı MHP’nin olduğunu görüyoruz. O yüzden bir an önce ülkenin gerçekten erken seçim tarihini belirlemesi ve bu tarihle birlikte ülke seçime gitmeli.  Biz HDP olarak sürekli söylüyoruz: Bu yeni seçimle birlikte HDP bu ülkeyi yönetmeye adaydır. Türkiye’nin sorunlarını birebir çözme yetkisini elinde tutan ve bu konuda mücadele eden bir partidir. Bunun içine birçok şeyi koyabiliriz. Yani yaşanan ekonomik krizi, hukuk alanındaki gidişatı, eğitim ve sağlık alanında yaşanan sorunları… Türkiye sadece yargı alanında sorun yaşamıyor. Neresinden tutarsanız tutun, elinizde kalan bir Türkiye gerçekliği var. İşte AKP’nin Türkiye’yi getirdiği nokta bu noktadır. Türkiye toplumu da bunun farkında. Bu tabloyu görmezden gelemeyecek bir toplum var. Bu toplumda ilk seçimde sandıkta tercihini buna göre yapacaktır. Evet, bir erime başlamıştır. Ve AKP kurtulamayacaktır. Kürtler açısından da bu geçerli. Özellikle AKP’ye oy veren Kürtler açısından ifade etmek isterim. Metropollerde yaşayan Kürtler de artık tercihlerini AKP’den yana yapmayacaklar bu çok nettir. Bunu yaptığımız çalışmalardan görüyoruz.

SEÇİM İTTİFAKLARI

Şuanda hiçbir partinin tek başına iktidar olma şansı yok, AKP’de dahil olmak üzere. Yeni dönem muhalefet partilerinin ittifaklara açık bir dönem olacak. İlk seçim muhtemelen demokrasiyi, barışı, Kürt sorunun demokratik yöntemlerle çözülmesinin, yeni bir anayasanın acil bir ihtiyaç olduğunu,  parlamenter sisteme geri dönüşün yollarını arayan, tek adam rejiminden kurtulup parlamentoyu işlevsel bir hale getirmeye çalışan bir anlayışın ortaklaştığı bir dönem olacak. Bir ittifaklar dönemi olacak. Bunun içerisinde HDP mutlaka olacak. Bu bizim kongrede mesajını vereceğimiz, bu kongreyle birlikte demokratik ittifakının yol ve yöntemlerini önümüze koyabilecek yeni kadrolar ve bu kadrolarla birlikte yeni dönemde şimdiye kadar ulaşamadığı kesimler üzerinden de bir çalışma yürüteceğiz. HDP çok bileşenli bir parti. Ama içimizde romanlar yok örneğin, Çerkezler neden olmasın. Kongre sonrası bu genişlemeyi tabanda örgütleyerek ve daha çok üst seviyelere çıkaracak hedefleri önümüze koyacağız.

23 Haziran İstanbul seçimlerinde de 24 Haziran genel seçimlerinde de evet ittifaklar vardı. Çok açık ve şeffaf yapılmadı. Belki tabanda il ve ilçe örgütlerimiz üzerinden görüşmeler yapıldı. ‘Niye bir fotoğraf olmasın, niye bu ittifaklar daha açık ve şeffaf olmasın?’ diye eleştiri ve önerilere maruz kaldık. Bundan sonraki dönemi daha açık, şeffaf, daha görünür yapacağız. Yani biz Türkiye’de legal alanda siyaset yapan, Türkiye’nin üçüncü büyük partisi olan, 6 milyon insan bize oy veriyorsa, bizimle yapılacak ittifakın açık ve şeffaf olması gerekiyor. Tamam, bir dönem için böyle oldu, belki gerekliydi ama bundan sonra eğer biz bu ülkeyi yönetmeye adaysak, bu tür ittifakların da açık ve şeffaf yapılması gerekiyor. Bu bizim içinde geçerli, karşı taraf içinde geçerli. Bu dönem açısından bu gerçekleşecek.

HDP’NİN YENİ DÖNEMİ

Bu dönem bir kez daha kongreyi çok ağır şartlar altında gerçekleştireceğiz. Önceki dönemde çok ağır şartlarda gerçekleşmişti. Bugün daha farklı bir tablo var karşımızda. Hala milletvekillerimizin tutuklu olduğu, belediyelerimizin kayyımlarla gasp edildiği, baskıların ve inkarın devam ettiği bir dönemde gerçekleştiriyoruz kongreyi. Ben bu kongrenin çok güçlü bir kongre olacağını düşünüyorum. Çünkü insanlar her şart ve koşulda bu partiye sahip çıktı. Bir kez daha sahip çıkacak. Bu görkemli kongrede elbette ki önemli kararlar da alınacak. Örneğin; genişleme komisyonu olacak. Şimdiye kadar partimizde olmayan, bütün kesimlere ulaşılmasının sağlanması için bu tür komisyonlara ihtiyaç var. Danışma Kurulu tüzüğümüzde vardı ama pasif kalmıştı. Kongre tarihinden hemen sonra Danışma Kurulu çok farklı kesimleri kapsayan ve bu farklı kesimlerinde bir şekilde HDP ile bağını kurduğu ve HDP’nin, gerçekten ‘benim partim’ diyen, bir şekilde uğramayan ama seçimlerde oy veren, HDP’yi Türkiye’nin geleceğine umut veren görüp hiçbir şekilde bizimle olmayan kesimlerden oluşan bir Danışma Kurulu olacak.

CESUR ÇIKIŞLARA İHTİYAÇ VAR

Buna benzer komisyonlar, şimdiye kadar pasif şekilde Genel Merkez’de olan komisyonlar ama bu önem açsından herkesin daha güçlü çalışmalar yürüteceğinin çok elzem olduğu kongre karaları alacağız. Birazcık cesaret ya da daha cesur olma dönemi diyebiliriz bu döneme. İki yıllık dönemi ifade ederken, hep zor ve ağır şartlardan bahsettim ama bu dönemde belki biraz zor olacak. Ama HDP’nin artık daha cesur bir şekilde, hem sözünü söylemesi anlamında hem siyaset yapması anlamında hem de mücadele etme açısından cesur çıkışlara ihtiyaç var. Bu cesareti, bu çıkışı hayata geçirmek elbette ki yeni seçilecek olan tüm arkadaşlarımızın görev ve sorumluluğudur. Parti Meclisi’ne gelecek olan bütün arkadaşlarımız bu şekilde yürüyecek. Bu kadar ağır ve zor koşullarda bütün bu sorunların üstesinden gelebilecek ve çantası onun evi olacak, örgütlemeden genişlemeye kadar, kadından çocuk meselesine kadar büyük bir sorumluluk ve görev alacağı bir döneme girecek HDP.

İSİMLERE TAKILMAMALI

Ben hiç merak etmiyorum. Bizim partimiz bir değişim ve dönüşüm partisidir. Bu hareket sürekli değişim yapan bir harekettir. Hiçbir insan, hiçbir arkadaşımız o koltuğa otururken ‘ben bu koltuğa oturmak için geliyorum’ demez, diyemez de. Böyle bir lükse sahip değildir. Bizim hareketimizde hiç kimse bir göreve talip olmaz zaten, bir zorunluluk olur, bir ihtiyaç olur. Bu zorunluluk ve ihtiyaç üzerinden bir arkadaşımızın bıraktığı bayrağı başka arkadaşımız devralır ve bu mücadeleyi hep birlikte, kolektif şekilde hayata geçirir. Bu bizim için de geçerli. Söyle bir süreç işliyor, konferanslar yapıldı, bölge toplantıları yapıldı. Buralarda açığa çıkan bazı şeyler var. Eğilim gibi şey her partide olabiliyor. Bizim partide de olabiliyor. Taban kimi isterse, il örgütlerimiz kimi isterse, bize yakın çevreler kime işaret ederse, onlar olur eş başkanlar. Biz de 23 Şubat sabahına kadar eş başkanların kim olacağı belli olmaz. Her an değişme ihtimali olan belki ikimizin de olmayacağı, belki ikimizin de devam edeceği, belki bir arkadaşımızın gidip diğerinin kalacağı bir kongre sabahına da uyanabiliriz. Bizim için esas olan, bu mücadeleyi anlımızın akıyla yürütmektir. Dolayısıyla kim olursa olsun, bizim için esas olan verilen mücadeledir. O yüzden çok isimlere takılmamak gerekiyor. Kim olursa olsun bu görevi layıkıyla yerine getireceğini yürekten inanırım.

KADINLARIN ORTAK MÜCADELE DÖNEMİ

Özellikle kadınlara yönelik saldırıların olduğu bir dönemdeyiz. Hem eş başkanlık sistemi ne saldırı var. İki gün önce belediye eş başkalarımıza daha açıldı. Eş başkanlık bizim mor çizgimizdir. Eş başkanlık sisteminden partimiz geri adım atmayacaktır. Bütün dünya da bunu örnek almaktadır. Birçok parti eş başkanlığa geçmektedir. Şunun da tartışıldığı bir dönemdeyiz. İstanbul sözleşmesi ve nafakanın tartışıldığı bir dönemdeyiz. Türkiye’nin imza attığı sözleşmenin gerekliliklerini yerine getirmediği bir dönemdeyiz.  Bütün kadın hareketlerinin ortak bir şekilde mücadele içinde olacağı yeni bir döneme giriyoruz. Böyle bir dönemde aslında kongrede birçok kadın arkadaşımız yeni görevlere gelecekler.”

8 MART

Son olarak 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne dair konuşan Buldan, sözlerini şöyle sonlandırdı: “8 Mart’ta bir kez kadınlar sokaklarda, meydanlarda olacaklar. 8 Mart’ı karşılayacaklar. Kadın katliamlarının arttığı, kadınların kaybolduğu, kadına yönelik cinsel taciz ve tecavüz olduğu bir dönemde kadınlar bir araya gelmeli ve mücadeleyi büyütmeli. Türkiye’deki feminist hareketlerle Kürt kadın hareketini ortak yapabileceği çok şey var. Yeter ki bir araya gelinsin. Kadınların yapamayacağı bir şey yok. Bu yüzyıl kadın yüzyılı olacak. Kadınların siyaseten damgasını vurduğu ve vuracağı yeni bir dönem olacak. 21’inci yüzyıl özelinde 2020 yılı, kadınların yaşadığımız bütün sorunların bitmesi anlamında bir başarı elde edecekler.”

şişli escort avcılar escort esenyurt escort