Bu ülkede hiçbir zaman demokrasi olmadı. Kuruluşu kurtuluşa vardırılamadı. Elbette önemli kazanımdır cumhuriyet. Ancak despot bir imparatorluk kalıntısına üşüşmüş onca emperyal güç karşısında gösterilen direnç demokratik bir düzene evrilemedi.

1. Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında Rus İmparatorluğu yıkılmış, içinden koca bir sosyalist düzen çıkmıştı. Rus İmparatorluğunun yıkılışıyla birlikte savaşa son verilmiş ve dünyaya yeni bir pencere açılmıştı. İlk işçi iktidarı deneyimi olan, Paris Komünü’nün, 72 günlük işçi iktidarının deneyimi dünyanın başka bir bölgesinde koca bir imparatorluktan, bir halklar hapishanesinden sosyalist bir düzene evrilmiştir. Bu durum sosyal ve ulusal kurtuluş hareketlerine ivme kandırdı. Kurulu emperyalist düzen büyük bir darbe yemişti.

1917 Ekim Devrimi’ni başaranlar, Türkiye’nin eski imparatorluğa ve onu pençesine almış emperyalist güçlere karşı mücadelesinde mazlum halkların yanındaydı. Çürümüş bir imparatorluk halindeki Osmanlı da bu rüzgarla yakılıp yıkıldı. Kurtuluş mücadelesinde SSCB’nin çok büyük katkıları oldu. Ancak o emperyalist kuşatmaya ve despotik imparatorluk yönetimine karşı biriken öfkenin ve süren mücadelenin demokratik bir cumhuriyete, sosyalist bir gidişata yol alması gerçekleştirilemedi.

Kısaca tarihe bakacak olursak; cumhuriyetin ilk yılları Mustafa Suphilerin katliamıyla başladı, İlk Meclis kurulup da mavi boncuklar dağıtıldıktan hemen sonra verilen sözler unutuldu ve işler başka türlü yürütüldü.1921 Anayasası fırlatılıp atılınca artık “tekçi” düzene geçilmiş oldu. Daha yürürlükteyken ’21 Anayasası, Kürtler Koçgiri’de haklarını talep etti diye büyük bir kırım ve yıkıma uğradılar. 1924 Anayasası’na giden yol aslında ilk Meclis zamanında Mustafa Suphilerin Karadeniz’de boğdurulmasında Kazım Karabekirlerin, Topal Osmanların sahne alması ile başladı ve aynı tutup Koçgiri’de devreye sokuldu.

1925 Takrir-i Sükûn ile başka bir boyut kazandı. Öyle ki daha birkaç yıl önce Mustafa Suphileri Karadeniz’de boğduran, TKP’yi daha ana rahmindeyken ezip yok etmeye kalkanların, 1925’te Kürtlere karşı uyguladıkları zulüm İngiliz kışkırtması, feodal kalıntıların temizlenmesi, genç cumhuriyete başkaldırı falan diye onaylandı.

Neyse, konumuz bu değil, ancak sonraki yıllar baskı rejiminin “tek millet, tek din” yaklaşımıyla sürdürüldü.

Otuzlu yıllar koyu bir diktatörlük dönemidir. Kürtler, Aleviler, solcular, Müslüman olmayan halklar için bir zulüm düzenidir o yıllar. Düzen dini, düzen milliyetçiliği, düzen solu, düzen sağı…

Ve Türk’ün Tunç Eli şöyle bir dolaşıverdi Dersim diyarında ve yerle bir edildi el birliğiyle. 1950’ye kadar işçi ve emekçiler, Kürtler, Aleviler, farklı inançtan ve uluslardan Türkiye halkları tekçi düzenin zapturaptı altında inletildi.

Reklam

DP, bir parçası olduğu bu zulüm düzenindeki isyanın üzerinden yeşerdi. Zira o çıkışı gösterenlerin tümü düne kadar CHP içindeydi. Bayarlar, Menderesler, Çağlayangiller, yani Demirel’in öncelleri CHP içindeyken o süregelen icraatın ortaklarıydı. Ancak İkinci Dünya Savaşı son bulmuş, Hitler faşizmi yenilmiş, SSCB büyük zafer kazanmış, dünya halkları büyük zaferin havasını soluyarak demokrasiye doğru yol almaya adım atmıştır.

Balkanlardan Kafkaslara uzanan demokratik halk iktidarları, sosyalizm yanlısı yönetimler kurulmaktadır. Bir kez daha Asya’dan Afrika’ya dünyanın dört bir yanında ulusal ve sosyal kurtuluş hareketleri ivme kazanmıştır.

İşçi ve emekçi hareketi hep ezildiğinden, Kürtler hep zulüm altında olduğundan, sol ve sosyalist hareket bastırıldığından meydan burjuva düzen partileri içindeki “alternatiflerle” sınırlıydı. Bu hava Türkiye’de “Yeter söz milletin” diyerek sahneye çıkan, özgürlükten bahseden, yeni din ve milliyetçilik simsarları olan ABD’nin iş birlikçisi, antikomünist, emek, hak ve hukuk düşmanı DP liderlerine yaradı.

Yıllardır tek parti altında inleyen işçi ve emekçiler, ezilen ve sömürülen halklar ve inançları başka bir yola taşıyacaklarını söylüyorlardı. Oysa onlar da işçi ve emekçi düşmanıydı, ırkçı ve milliyetçi, din simsarı bir zihniyetin sahipleriydiler…

Daha fazla uzatmadan söyleyelim, bugün yeni bir dönüm noktasındayız. Bu iktidardan kurtulmak için büyük bir çaba var. Ancak tek parti döneminden kurtulurken DP zulmüne yakalanma durumu unutulmadan bir yol arayışı için bugün 1950’li yıllardan daha çok olanağa sahibiz.

Bugün ne işçi sınıfı o denli örgütsüz ne sol ve sosyalistler umarsız ne Kürtler eski Kürtler. Aleviler de bugün nereden yürünmesi gerektiğini bilmektedirler. Her dilden ve her inançtan Türkiye halkları çaresiz değildir. Devrimci partiler, örgütler vardır. HDP’nin son “Tutum Belgesi” bu açıdan önemsenmelidir. AKP zulmünden, hukuksuzluğundan, sömürü ve baskı rejiminden kurtulma mücadelesinin içinde oldukça çok soru ve sorun barındırdığı gerçeği unutulmadan bir yol bulmaya ihtiyaç bulunuyor.