İyiliğin naifliği, kötülüğün şeffaflığı

“Devletinin “bekası”, ailesinin ‘bekası’, inancının “bekası” için kendinden olmayanı yaşamaya değer görmeme; çocuk, büyük, kadın, erkek, ağaç, toprak, velhasıl yok edilmek istenen her şey karşısında, “kutsalları”nı vicdanının önüne set olarak çekmeye programlanmış bir insan için, “iyilik” kimin için ve ne için ne kadar anlam taşır?”

Jineolojî 09.12.2020, 10:01
85
İyiliğin naifliği, kötülüğün şeffaflığı

“Devletinin “bekası”, ailesinin ‘bekası’, inancının “bekası” için kendinden olmayanı yaşamaya değer görmeme; çocuk, büyük, kadın, erkek, ağaç, toprak, velhasıl yok edilmek istenen her şey karşısında, “kutsalları”nı vicdanının önüne set olarak çekmeye programlanmış bir insan için, “iyilik” kimin için ve ne için ne kadar anlam taşır?”

Fatma Koçak-JINNEWS

Kötülüğün olanca gücüyle hüküm sürdüğü bugünlerde iyiyi, güzeli ve doğruyu anlatmak! Böylesi bir konu, an’ın gerçeğine boğulan bizler için oldukça zor olsa gerek. Hakikat denilen o geniş evrenin içinde, erdemi ve varlığı anlamlandıran bir eski çağ dervişi sadeliğinde anlatmak tek tek; maskelere bürünmüş çağa an’ın bir yönüyle yanıltıcı olduğunu ve belleksizliğe mahkum bir umutsuzluğun beynimize habire pompalanmaya çalışıldığını anlatmak. Hepimiz zaman zaman bu tuzağa çekiliyoruz, içine düşüp kayboluyoruz. 

“İnsanın güçle imtihanı hafızanın unutuşla imtihanı gibidir” diyor ve şöyle devam ediyor Milan Kundera, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’nda: “İnsanın iktidara karşı savaşı, hafızanın unutmaya karşı savaşıdır.” Milan’ın da dediği gibi burada asıl mesele bize “an”ın karanlığını ve distopyasını dayatan ve yaşamaya mecbur kılanların farkında olmak, bir direnme biçimi olarak hafızamıza sarılmak sanırım.  

Kötülüğün ifşası bir noktaya kadar farkındalık yaratır

Ormanlar yakıldı, kadınlar öldürüldü, çocuklar cinsel istismara maruz kaldı, kedilere, köpeklere işkence yapıldı liste böylece uzayıp gidebilir. Bunların hepsi yaşadığımız toplumda her gün önümüzden geçen, komşumuz olan, yanı başımızdan gelip geçen insanların günlük eylemleri. Çoğu zaman hepimizin birbirine sorduğu sorudur: “Hep böyle miydi, yoksa medyada yer aldığı için mi bu kadar çok görünüyor?” Aslında soru cevabın içinde saklı, çünkü evet hep böyleydi. Toplumun yozlaşmış bir damarı her zaman vardır ve bu damardan kötülük kendini her zaman kusar, hele ki kapitalist modernitenin insan hayatını ve güdülerini kontrol etmek için 24 saat çalıştığı bir dönemde. Ancak toplumun her zaman bundan daha güçlü bir damarı vardır; binyıllar boyunca erdemleri biriktirdiği ahlaki yanı. Sorunun içindeki ikili cevaba dönersek; bir yanıyla da görünür olmasının insan hayatını ele geçiren sistemin güdüsel kurgular üzerinden insanı yönlendirmesinin önünü açan bir etkisi var. Belki iletişim bilimciler bu noktada itiraz edecektir; ancak kötülüğün ifşası bir noktaya kadar farkındalık yaratır. Bir süreden sonra -veriliş biçimi ve içerikle de bağlantılı olarak- artık içimizdeki kötülüğü ortaya dökmeye teşvik ettiği, hatta yer yer kışkırttığı da su götürmez bir gerçek. 

Kötülük hepimizin bildiği üzere tek başına cereyan etmiyor. Onun ortaya çıkması için bir zalim ve bir kurban, çoğu zaman da tanıklar gerekiyor. Yani kötülük, sosyal olarak icra edilen bir şey. Bu noktada sanırım anmadan geçemeyeceğimiz isim Hannah Arendt olur. Milyonlarca Yahudi’nin, sırf Yahudi oldukları için toplama kamplarında bir araya yığılıp topluca ve vahşice ölüme gönderilmeleri, son derece “rasyonel” ve “modern” koşullarda gerçekleştirilmişti. Peki, bunu yapan Naziler ve soykırıma karşı sesini çıkarmayan tüm insanlık nasıl bu kadar “kötü” olmuştu? Modernite kalıpları içinde bunu tartışan felsefecilerin veremediği cevabı kendisi de bir Yahudi olan ve soykırımdan kurtulan Hannah Arendt verdi. Adolf Eichmann, soykırımın uygulanmasında lojistik yönetimden sorumlu olan eski bir SS subayıydı. 1960 yılında, Arjantin’de Mossad ajanları tarafından yakalanarak, yargılanmak üzere Kudüs’e getirildi. Aslen bir Yahudi olan ve soykırımdan kaçıp Amerika’ya göçen Hannah, 1961-62 yıllarında bu davayı takip etti. Eichmann davasında, herkes karşısında Yahudilerden nefret eden, sapık ve sadist, hasta ruhlu, kötü mü kötü bir cani görmeyi bekliyordu. Oysa Arendt’in anlatımıyla; “Eichmann’ın Yahudilerden hastalık derecesinde nefret eden fanatik bir antisemit olduğu veya birilerinin onun beynini yıkadığı falan yoktu.” Son derece sıradan, hatta fazlasıyla sıkıcı bir bürokrattan başka bir şey değildi. Arendt’in  savına göre, insanlığı bu felakete sürükleyen şey, o ya da bu kişinin “kötü” olması yahut kötülük yapması değil, kurbanların ve mağdurların tüm güçleriyle bu sisteme direnmekte ısrar etmemeleriydi. Ve onlarca yıldır, Avrupa’da bilinçli olarak sürdürülen Yahudi düşmanlığıydı. Aslında Hannah Arendt, “kötülük ve düşüncesizlik” arasındaki ilişkiyi belirterek yazımızla bağlarsak an’a sıkışmış beyinlerimizin ele geçirilmiş halinden bahsediyordu ve “kötü”nün tanımını, “Acı gerçek şudur ki çoğu kötülük, iyi veya kötü olma konusunda asla bir seçim yapmamış insanlar tarafından yapılır” şeklinde yapıyordu.

1915 Ermeni Soykırımı’na, Anadolu’da bir buçuk milyon Ermeni’nin sürgünle, tehcirle soykırıma tabi tutulduğu döneme bakalım. Bir gün öncesine kadar komşusu olan, alışveriş yaptığı insanların bir gün sonra kundaktaki bebeğini süngülerle katlettiği bu kötülüğü örgütleyen şeyin “sıradan” yönüne bakalım. Zabel Yaseyan, “Meliha Nuri Hanım” isimli eserinde Osmanlı seçkini bir Türk kadının gözünden Ermenilere bakışı ve ırkçılığı irdeler. Zabel’in yarattığı Ermeni karşıtı bir Türk hemşire Meliha Nuri Hanım, aynı hastanede hizmet veren Ermeni hekime alenen nefret söylemlerinde bulunup düşmanca tavırlar sergiliyor. Bunu bir nedene bağlayamıyor. Bu, Meliha Nuri Hanım için sebebi tarif edilemez bir önyargı olarak kalıyor. Zabel’in naif anlatımı bize bir kadının kırık aşk hikayesinin arkasında “sebepsiz” milliyetçi bakışı; Ermeni düşmanlığının nasıl “sıradan”laştığını ve “Körlük”e dönüşen kötülüğün Meliha Nuri Hanım şahsında aslında “felaket”in kendisi olduğunu anlatıyor. 

Düşmanlaştırma ile ele geçirilmiş insan beyninin sistemin kötülük makinasına dönüşmesi 

Daha yakın dönemden bir örnek verirsek, Afrin’e yönelik saldırılar sırasında haritada bu kentin nerede olduğunu dahi bilmeden, oradaki insanlara nefret kusan ve savaşa giden askerlere “duygu” dolu mektuplar yazan Türklerin aslında kendilerinin bir felaketin içinde olduklarının farkında olmalarının önündeki engel ne olabilir? Irkçılık, milliyetçilik, cinsiyetçilik, dincilik ve mezhepçilik üzerinden kendini inşa eden sistemin, düşmanlaştırma yöntemi ile ele geçirilmiş insan beyninin bir bütünen sistemin kötülük makinasına dönüşmesi kaçınılmaz değil midir? Devletinin “bekası”, ailesinin ‘bekası’, inancının “bekası” için kendinden olmayanı yaşamaya değer görmeme; çocuk, büyük, kadın, erkek, ağaç, toprak, velhasıl yok edilmek istenen her şey karşısında, “kutsalları”nı vicdanının önüne set olarak çekmeye programlanmış bir insan için, “iyilik” kimin için ve ne için ne kadar anlam taşır? Bütün bu soruların belki de gelip durduğu yer şurasıdır: “Kötülük” nasıl oluyor da bu kadar kolay örgütleniyor, kolektif bir hal alıyor? Burada “distopya”nın asıl kırılacağı an’ın gerçeğinden çıkmanın yolu, “İyilik nasıl örgütlenir?” sorusunun cevabını aramaktan geçiyor. 

İyilik, güzellik ve doğruluk olarak genişletebileceğimiz yaşamın erdemleri üzerine kafa yormamız gerekiyor sanırım. Çünkü kötülük beraberinde çirkinlik ve yanlışlığı getirdiğine göre iyilik; güzellik ve doğruluğu getiriyor. Kapitalist modernite bu noktada da “algı operasyonu”nu devreye koyar. Örneğin çoğu “psikolog” ya da “sosyolog” ünvanlı kişilerin tanımları yaygın olarak kabul görür ve onlara göre; “iyilik zor örgütlenen” bir şeydir. İyiliğin örgütlenmesi zordur diyen bu tarz düşünce, toplumsallaşmanın önkoşulu olan örgütlü yaşamı inkar ederek, bireycilik üzerinden bize neden iyi olarak örgütlenemeyeceğimizi anlatır. Bu tuzak ise bizim beyinlerimize “iyiler her zaman kaybeder” olarak kodlanır. “İyilik, güzellik ve doğruluğa inanıyorsak, kaybetmeye mahkumuz” alt mesajı ile bizi pasif ve bir nevi “kaderci” olmaya, verili düzeni kabul ve “rıza”ya zorlar. “Rızanın imalatı”na, hakikatin flulaştırılıp silinmesine karşı panzehir bellek iken “iyiyi nerede arayacağız?” sorusuna verilecek yanıtın da yine toplumun öz belleği olması gerekiyor.

Güzellik estetiğin amaç kavramıdır

Eski bir söz, “Hakikat her zaman kendini akıtacak bir damar bulur” der. İnsanın/toplumun biriktirdikleri, yani toplamın “iyi”si, belleksizliğe hiçbir çağda mahkûm olmadı, bu çağda da olmayacak. Asıl sorun burada herkesin kendi mahallesinde ve kendi evinde bağlı kaldığı “iyi”yi nasıl birleştireceğidir. Yani sözüm o ki, kötülük üzerine yaptığımız o kadar eleştiri ve iyiliğin methiyesi artık yetmiyor. Artık “yeni şeyler söylemenin” zamanının gelip gelmediğinin açık yüreklilikle tartışılması gerekiyor. Sadece iyi olmak ve bu iyilik uğruna direnmenin artık sonuç alamadığı, kötülüğün alabildiğine örgütlendiği ve sıradanlaştığı, bu çağda her yaşadığımız deneyimde bize bir kez daha kendini hatırlatıyor. Bu konuda bizi toplumun köklerine götüren ufuk açıcı belirlemeyi Abdullah Öcalan yapıyor. Aradığımız iyiliğin, toplumun neresinde olduğuna işaret eden Öcalan, toplumun kendi köklerini, yani beslendiğimiz asıl kaynağı hatırlatıyor ve “Ahlaki ve politik toplumu nitelendirmeden önce, özüyle ilgili bir hususu ne kadar tekrarlarsam o kadar yerinde olacaktır. O da ahlaki ve politik toplumun bir yandan iyilik, mutluluk, doğruluk ve güzellik, diğer yandan özgürlük, eşitlik ve demokratiklikle olan özsel ilişkisidir. İyilik, mutluluk zaten ahlakın özüdür. Doğruluk hakikatle ilgilidir. Hakikati ahlaki ve politik toplumun dışında aramak beyhudedir. Ahlaki ve politik olamayan, hakikati bulamaz. Güzellik ise estetiğin amaç kavramıdır. Ahlaki ve politik toplum dışındaki güzelliği güzellik saymıyorum. Güzellik ahlaki ve politiktir” diyor.

Yorumlar (0)
28
açık
Günün Anketi Tümü
2020- 2021 Yılın Şampiyonu Hangi Takım olur?
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Beşiktaş 39 81
2. Galatasaray 39 81
3. Fenerbahçe 39 79
4. Trabzonspor 39 68
5. Sivasspor 39 62
6. Hatayspor 39 61
7. Alanyaspor 39 57
8. Karagümrük 39 57
9. Gaziantep FK 39 55
10. Göztepe 39 51
11. Konyaspor 39 49
12. Rizespor 39 48
13. Kasımpaşa 39 46
14. Malatyaspor 39 45
15. Başakşehir 39 45
16. Antalyaspor 39 43
17. Kayserispor 39 41
18. Erzurumspor 40 40
19. Ankaragücü 39 38
20. Gençlerbirliği 39 38
21. Denizlispor 39 28
Takımlar O P
1. Adana Demirspor 34 70
2. Giresunspor 34 70
3. Samsunspor 34 70
4. İstanbulspor 34 64
5. Altay 34 63
6. Altınordu 34 60
7. Ankara Keçiörengücü 34 58
8. Ümraniye 34 51
9. Tuzlaspor 34 47
10. Bursaspor 34 46
11. Bandırmaspor 34 42
12. Boluspor 34 42
13. Balıkesirspor 34 35
14. Adanaspor 34 34
15. Menemenspor 34 34
16. Akhisar Bld.Spor 34 30
17. Ankaraspor 34 26
18. Eskişehirspor 34 8
Takımlar O P
1. Man City 36 83
2. M. United 36 70
3. Leicester City 36 66
4. Chelsea 36 64
5. Liverpool 35 60
6. West Ham 35 58
7. Tottenham 35 56
8. Everton 35 56
9. Arsenal 36 55
10. Leeds United 36 53
11. Aston Villa 35 49
12. Wolverhampton 35 45
13. Crystal Palace 35 41
14. Southampton 35 40
15. Burnley 36 39
16. Newcastle 36 39
17. Brighton 35 37
18. Fulham 35 27
19. West Bromwich 35 26
20. Sheffield United 35 17
Takımlar O P
1. Atletico Madrid 36 80
2. Real Madrid 36 78
3. Barcelona 36 76
4. Sevilla 36 74
5. Real Sociedad 36 56
6. Real Betis 36 55
7. Villarreal 36 55
8. Celta de Vigo 36 50
9. Athletic Bilbao 36 46
10. Granada 36 45
11. Osasuna 36 44
12. Cádiz 36 43
13. Levante 36 40
14. Valencia 36 39
15. Deportivo Alaves 36 35
16. Getafe 36 34
17. Huesca 36 33
18. Real Valladolid 36 31
19. Elche 36 30
20. Eibar 36 30
Günün Karikatürü Tümü
banner56