Kıskandım mı? Bilmiyorum!

İnsan sahip olduklarını mı kıskanmalıdır yoksa sahip olamadıklarını mı?

Tarihteki ilk cinayet sebebi kıskançlık; ister Habil’in Tanrı’nın favorisi olduğu için olsun. İster Kabil’in kendi ikizini Habil’e vermek istemeyişi olsun neden aynı, kıskançlık! Şeytanı haklı çıkarır gibi.

Ben kıskançlığı hep ilkel bir duygu olarak görmüşümdür. Ne gereği varsa insan kodlamasında var olan ve ortalama on sekiz ile otuz altı aylıkken gelişmeye başlayan ilkellik.

Descartes: ‘’Kıskançlık, sahip olduklarını koruma isteğinden kaynaklanan bir tür korkudur.’’ Diyor. Kimilerine göre ise ‘’özgüven eksikliği duyan eksik insanların gösterdiği davranışlardır ve aşağılık kompleksinden ibarettir.’’ ‘’Kıskançlık incinmiş ruhların sadizmidir.’’

İnsan doğası bakmış kıskançlıkla baş edemiyor bu erdemsizliği meşru ve şirin göstererek, pazarlığını bile yapmış ve bunda kendini mutlu etmiştir.

‘’Kıskançlığı, ‘kıskançlık duygusu’ diye açıklamak güçtür. Çünkü bu duygu bazen daha çok korku, keder ve utanma, bazen de hiddet, kuşku ve aşağılamaya yaklaşır. Onu, amacı ya da görevi ile tanımlayabiliriz. Kıskançlık, ister kadın ya da başka bir insan, hatta iktidar ya da mal mülk olsun, sevilen nesneye tek başına malik olmayı özel amaç edinen sevgi düzeninin bencil yanıdır.’’

Kıskançlık duygusunu, toplumların sosyokültürel yaşayışına göre incelediğimiz zaman, karşımıza çıkan tablolar bu duygunun ne kadar çok değişkenlik gösterdiğidir. Benim fikrimi ispatlar nitelikte ve toplum yaşayış kültüründeki aşırı uç değişiklikler aklıma dinlerdeki mezhep ayrımındaki uçları getirmektedir.

Bazı toplumları sosyokültürel açıdan inceleyecek olursak; ihtilal öncesi Fransa’nın köylüsü, derebeyinin ilk gece hakkına (jus primae noctis) çok büyük öfke duyarken; bugün Yeni Gine’nin Sepik Nehri bölgesi sakinleri Banaro’larda, genç damatlar, eşlerini yalnızca ilk gecesini değil, tam bir yıl başka bir erkeğe vermek zorundadırlar. Yine Samoa’da başkanın kızının, evlendiği kimse tarafından değil de bir başkası tarafından kızlığı bozulur. Öte yandan genç bir başkan, kaçırdığı kıza el sürmeyip gerçekten evlenmek niyetindeyse onu babasının evine bakire olarak getirir ve orada gayet vahşi bir biçimde kabile önünde kızlık bozma törenine tabi tutulacağını bilir. Eskimolar’da eve gelen konuğa karısını ödünç vermenin kural olduğu ve karısını konuğuna vermeyen kocalara toplumun ‘’cimri’’ ve ‘’konuk sevmez’’dediği, ağır davranan karısını azarladığı gerçeği vardır. Diğer taraftan, zengin ve nüfuzlular arasında çok kanlılığın kural olduğu kültürlerde, kadınların ikinci kadına karşı tutumları çok başkadır. Üç yıl evli olup ona çocuk doğuran kadın kocası evlenmezse onu mahkemeye şikayet eder ve mahkeme yeni bir eş bulması için kocaya altı ay süre verir. Kadınların başka bir kadınla kocalarını evlendirme isteği o aile içinde tamamen kendi söz hakkı ve statüsü içindir. Maoriler’de ise baba kızını saydığı bir konuğuna ikram eder, kız isteksiz davranırsa baba için utanç kaynağı olur. Bunun tam tersi bakireliğin önemsendiği bir toplumda ise, baba kızını beraberinde kendi onurunu titizlikle kıskanır. Natchez Kızılderililerinde ise evlenmeden önceki ilişki sayısının çokluğu her iki taraf içinde çok önemlidir. Yukarda sıraladığım örnekler başka bir sosyokültürel yapıda ‘’boynuzlu’’ diye adlandırılıp sonu şiddet, boşanma ve insan öldürmeye kadar gider. Topluluklardaki bu yaşayış farklılıkları daha da çoğaltılabilir. Uzun sözün kısası şimdi kıskançlığı nasıl ele alacağız. Yukarda sıraladığım yaşayış şekilleri içinde kıskançlığı nereye koyacağız ya da ilkel diye adlandırdığımız bu toplumlarda kıskançlıkta bir ilkellik olduğu halde onlarda mevcut değil midir? Ya da kıskançlık kültürlere göre değişkenlik mi gösteriyor. O halde kıskançlık zamana, coğrafyaya ve kültüre göre değişebiliyor. İnsanın dünya yolculuğunda zamanına göre değişkenlik gösteren kıskançlık yargıları da gelişiyor.

Bir çağ ya da toplumda ‘’gayretkeşlik’’ olan bir davranış, başka bir toplumda korku ya da kuşkuya götüren güvensizlik ve kıskançlık sebebi olabilir. Kendisi yola çıkarken karısına bekaret kemeri takmayan ortaçağ şövalyesinde, bu bir eksiklik olarak görülüp, karısı da bu duruma gücenmek için haklı nedenler bulabilir. Fakat on beşinci yüzyılda bu uygulamayı devam ettiren koca, ancak kıskanç bir canavar diye nitelendirilirdi.

‘’Kadın kıskanılmak ister.’’ Ya da ‘’Eşini kıskanmayan domuzdur.’’ Algısıyla ipin ucu tutulamayacak noktada kaçmıştır. Kıskanılan erkek ya da kadın kendini imtiyaz sahibi görmektedir. Kadınların belli bir yüzdesi özellikle kıskanan erkek hayatlarına dahil etmek isterler. Ego olarak da erkeklerin çoğu, kadınların kıskanç olmalarını isterler. ‘’Eğer kadın akıllıysa kıskanır.’’ Deyişi ile kıskançlığın yanı sıra gördüğü heyecan ve telaş erkeğin gururunu okşar. Kıskançlık yüzünden karısının peşinden ayrılmayan koca, kendine olan öz güven eksikliğinden hayata dahil ettiği kısıtlamalar, kadını kocasından uzaklaştırır. Demek ki kıskançlık, normal bir erkeğin ya da kadının tabi haklarının savunması değil; hasta bir zihniyetin tabi olmayan, ama toplumunda kendisini savunduğu hiçbir söz bulunmayan talihsiz bir algıdır. Kıskançlık ilişkilerin derinliğini ölçmek için bir barometre değildir; olmamalıdır da. Aşığın göğsüne sıkı sıkıya bastırdığı kıskançlık, neden kıskanç aşığı reddetmektedir. Bu durumda kıskançlık, doğrudan doğruya toplumsal nedenlere bağlıdır. Her homojen kültür, kendi duvarları içinde doğanları en güç emirlerin sorgusuz kabulüne alıştırmıştır.

Buna en güzel örnek Yeni Gine’nin doğusunda D’Entrecasteuax Adaları’nda yaşayan Dobu’ların kültüründe görülür. Toplumda evlilik öncesi tam bir özgürlük vardır on üç yaşına gelen erkek çocukları geceleri evlerinden dışarıya atılır ve kendi köylerinin dışında dolaşıp çaldığı enstrümana karşılık veren kızla sabahlarlar. Üç beş yıllık bir dolaşma sonucu kendi köyünün kızları hariç bütün kızlarla yatmış olurlar. Ama nişanlılık dönemi bu şehevi başıboşluğa çok kaba bir biçimde üstelik her zaman rıza olmadan bıçak gibi keser. Daha düne kadar yattıkları erkek ya da kızlarla değil konuşmak yürürken başlarını yerden dahi kaldıramazlar. Bu durumda kıskançlığa başka bir yön verir. Buradaki korku nişanlının kendinden daha iyi olabilecek kadının önceki deneyimlerini unutamaması hasedi vardır.

Tarihteki kıskançlık saptamalarını doğuran iki etmen vardır. Bunlar guruplara karşı kültürel ayrım ile güzellik ve başarının çok dar olduğu kültürel standartlardır. Kısacası en az toplumsal, ırksal ya da dinsel sınıflara sahip olan ve yalnızca insanlığa önem verme eğilimini benimsemiş bulunan karmaşık, heterojen, çok standardı ve çok hedefli halkları olan çağdaş şehirle, kişisel farklılıklarından doğan kıskançlık tiplerini ortadan kaldırmak için en büyük umudu vaat eden yerlerdir.

Sözün özü kıskançlık, insan doğasında var olan zamana, topluma ve kültürlere göre değişiklik gösteren ilkel bir dürtüdür. İnsanın kendinde olana da, olamayana da sahip olma isteği. Yaradılışında ki eksikliğin farkındalığını yaşayıp, özgüvendeki ruhsal dengesizlik ve kaygı bozukluğu ile beraber ortaya çıkan kişilik bozukluğudur. Tedavilere konu olmuş fakat tedavisi tam anlamıyla mümkün olmamış, kendisinde ya da başkasında olana yan da olmayana kıyaslama yaparak daha iyi ya da daha kötü kanısına vardığı ve iyi olana kaptırma korkusudur. Yani algılatıldığı gibi üstün bir özellik değildir. Bilakis kıskançlık, edene de edilen tarafa da hayatı çekilmez kılan insanüstü değil, insanlık dışı bir ayıptır. (margaret mead alıntılar vardır)