Söyleşimize sizi yakından tanıyarak başlayalım… Öykü Didem Aydın kimdir?   Hacettepe Hukuk Fakültesi’nde Anayasa Hukuku doçentiyim; Anayasa Hukuku, Anayasa Yargısı, Hukuk Dili ve Metodolojisi, Edebiyat ve Hukuk, Sağlık Hukuku gibi derler veriyorum; Hacettepe’den önceki üniversitelerimde Ceza Hukuku ve Ceza Muhakemesi Hukuku dersleri de verdim. Ankara Hukuk Fakültesi mezunuyum, Ankara ve Milano Üniversiteleri’nde yüksek lisans, Federal Almanya Freiburg Üniversitesi’nde doktora yaptım; doktoradan sonra Max-Planck Ulusal ve Uluslararası Ceza Hukuku Enstitüsü’nde yürüttüğüm doktora çalışmalarımın ardından üç yıl aynı Enstitü’de post-doc çalışmalar da yürüttüm.

Manşet 24.09.2018, 18:12 24.09.2018, 18:12
8

  1. Söyleşimize sizi yakından tanıyarak başlayalım… Öykü Didem Aydın kimdir?


 

Hacettepe Hukuk Fakültesi’nde Anayasa Hukuku doçentiyim; Anayasa Hukuku, Anayasa Yargısı, Hukuk Dili ve Metodolojisi, Edebiyat ve Hukuk, Sağlık Hukuku gibi derler veriyorum; Hacettepe’den önceki üniversitelerimde Ceza Hukuku ve Ceza Muhakemesi Hukuku dersleri de verdim. Ankara Hukuk Fakültesi mezunuyum, Ankara ve Milano Üniversiteleri’nde yüksek lisans, Federal Almanya Freiburg Üniversitesi’nde doktora yaptım; doktoradan sonra Max-Planck Ulusal ve Uluslararası Ceza Hukuku Enstitüsü’nde yürüttüğüm doktora çalışmalarımın ardından üç yıl aynı Enstitü’de post-doc çalışmalar da yürüttüm. Doktora tezim Avrupa ve ABD’nde Nefret Suçları ile Mücadele konusunda. 2012 yılında “Biz, Halk: Egemenliğin Sahibi. Halkın–Kurucu-Meclisi (Anayasa Konvansiyonu) ve Anayasa Yapımı” konulu monografimin basılmasının ardından doçent oldum.  Ulusal ve uluslararası çok sayıda akademik çalışmam bulunuyor; aynı zamanda faal bir ceza avukatıyım; öte yandan yayınlanmış iki romanım var, biri İletişim’den (1Eski Sinagog Meydanı”) diğeri Everest’ten (“Ortaklar ve Hissedarlar”) yayınlanmıştı, kitap ve şiir çevirmeniyim, temel hak ve özgürlüklerimizin korunması yolunda düşünsel ve eylemsel çaba göstermeye çalışan bir kimseyim. Bir akademisyen ve ceza avukatı olarak ceza adaleti sistemimizin içinde bulunduğu durum hakkında düşünmeyi ve eylemeyi sürdürüyorum. Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu üyesiydim, Sınır Tanımayan Avukatlar platformu adını verdiğimiz bir platformumuz var.

Son zamanlarda ise Cinsiyet, Cinsellik ve Hukuk: Hukukun LGBTİQ Artısı, LGBTİQ Artı Hukuku İçin Politika adını vermek istediğim bir kitap çalışmasını tamamlamak üzereyim. Çalışmayla bu sahanın hukuk politikasını tartışmaya açmayı amaçladım. Söyleşimizin hem bu tartışmaya katkıda bulunmasını hem de kitaptan bazı pasajlardan da destek alarak okuyucularınıza bir bakış açısı sunmasını umut ediyorum.

Çalışmayı sürdürürken, sahada “aktivist”  tabir edilen veya tercih ettiğim ifadeyle: toplum lideri veya düşünce ve eylem insanı, eylemci olarak tanımladığım önde gelen kimselerle mülakatlar da yaptım. Mülakat yaptığım kişilerin sayısı elliye yaklaştı. Dünyada ve Türkiye’de bu alandaki kazanımların ve tabii aynı zamanda düşkırıklıklarının hukuk politikası açısından kilometre taşlarını deşifre etmeye çalışıyorum. Bir politik tercih olarak hukuk politikası araçları nasıl geliştirilmiş, geliştiriliyor veya geliştirilebilir, sorusuna yanıt aramaya çalışıyorum. Şüphesiz hayatım LGBTİQ ve artısını düşünmekle, yaşamakla geçti. Tabii, bir eşcinselim. Bu alanda ne oluyor, ne bitiyor, çocukluğumdan beri varlığıma, yaşantıma dahil olmuş ve meşgalelelerime dahil ettiğim bir konu. Uzun yıllar bunun akademisini yapmaktan çekindim, sonuçta bilim “objektif” olmalıdır ve bilemiyorum, kahverengi deri rengi olan birinin “Irk Çalışmaları” üzerinde uzmanlaşmasına benzer bir şey olacaktı erken başlasaydım, herhalde bu alandan hiç kopamayacaktım.J Geçenlerde Meriç Aytekin’in Kaos GL’nin bloğunda yazdığı “Tezimi neden queer feminizm üzerine yazmayacağım?” başlıklı çok hoş bir makalesini okudum. Diyor ki Meriç:  “Her ne şekilde akademik bilgi ve ilgi alanlarımı tasnif ediyor olursam olayım queer ve feminist teorinin üzerime giydirilen bir deli gömleğine dönüşmesini istemiyorum. Queer ve feminist teoriyle ilgileniyorsam bile sadece queer ve feminist teori ile anılmayı queerfobinin başka bir biçimi olarak tanımlıyorum. Her queerin veya her feministin esas ilgi alanının queer veya feminist teori olduğunu varsaymak bir çeşit entelektüel kısıtlama pratiğidir (Queerlerin ve Feministlerin ısrarla queer ve feminizm ile ilgilenmesini eleştirmek de queerfobi ve cinsiyetçilik terazisinin öbür tarafıdır). Bu kıstırmadan çıkış feminizm ve queer konusunda tamamen bir sessizliğe gömülmek olmasa da kadınların ve LGBTİ+’ların başka akademik ilgi alanları olabileceği ihtimali kabul görmelidir.” Meriç çok haklı. İşte tam da benim gibi biri o nedenle “yahu bu kadar şey yaptıktan sonra gelelim asıl konumuza…” diyebiliyor bugün J Onun rahatlığı içindeyim. Ayrıca öznelliklerimizin çalışmalarımıza ayarlı bir “chroma” verebileceğini zaman içinde keşfetmiş bulunuyorum.

2016 yılının Mayıs ayında Hacettepe Üniversitesi’nde “İnsan Hakları Savunucularını Savunmak” konulu geniş çaplı bir çalıştay düzenlemiştim. Bunun en önde gelen oturumlarından biri LGBTİQ+ sahasına hasredilmişti. Sahadan yedi konuşmacı, çoğu hukukçuydu aynı zamanda; çabalarını, beklentilerini, umutlarını, düş kırıklıklarını ve umutlarını anlatmışlardı. Zaman zaman bu sahada bulunan kimselerle bir araya geliyorum, özellikle son yıllarda Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği’nden arkadaşlarla türlü toplantılarda bir araya geldim, projeler geliştirmeye çalıştım. Trans seks işçilerinin haklarını savunuyorlar. SpoD’tan arkadaşlarım var: Sosyal Politikalar, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği ve tabii Kaos GL’den, bunun gibi saha içinde ve/veya dışında LGBTİQ+ hakları konusunda farkındalık geliştirmeye, hak kazanımı yolunda mücadele etmeye bir şeyler yapmaya çalışan sivil toplum örgütlerinden, insanlardan.

LGBTİQ+ mücadelesi inişli çıkışlı bir yol, kazanımları uzun vade belirler. Bu sahada kısa bir soluktan ziyade uzun soluk gerekir, dünyada ve Türkiye’de bu böyle. Dünyanın neresinde olursa olsun, LGBTİQ+’nın uzun soluklu düşüncesi ve eylemselliği içinde kendimi de görüyorum. Bir tek kitabı okumak, örneğin Metis Yayınları’ndan çıkan Cinsellik Muamması veya Selin Berghain’in mülakatlarından oluşan Lubunya: Transseksüel Kimlik ve Beden, veyahut Kemal Ördek’in koordinatörlüğünde hazırlanan çalışmalar, SpoD bir ara bu alanda yürütülen davaları derlemişti. Burada sayamayacağım kadar çok insan var. Remzi Altunpolat, geçenlerde Karaburun’da yapılan Bilim Kongresi’nde bu sahanın “okul”unu düzenledi. Sahada etkili savunuculuk veya avukatlık yapanlar çok. Bir kere yasaklar-içinde-bile-çare-tükenmeden artık Türkiye’de bir Onur Yürüyüşü olgusu var. Türkiye’de Türkiye ile ilgili sayısız eser ve çalışmayı okumak da bu sahanın, ülkemizde hem tarihsel hem güncel kültür veya kültürlerin ne kadar içinde olduğunu anlamaya yeter. Bunun böyle pejoratif bir kasıtla söylenebilecek alt bir kültür veya karşı-kültür veya daha doğru bir ifadeyle batıdan, bir yerlerden transfer edilmiş bir hayat-tarzı olduğu veya “dayatma” bir şeylerin döndüğü düşüncesine her zaman karşı çıktım.  Alt- bile olsa altüst etmek, hayat-tarzı dahi olsa belirli bir öz-bilini, onuru vurgulamak bunlar dertlerimiz.  LGBTİQ+ içimizdedir, toplumumuzdur.

1) LGBTİQ’nun açılımı nedir? Bu açılımdaki kavramları açıklar mısınız?

Cinsel yönelim, her bireyin farklı veya aynı cinsten veya birden fazla cinsten diğer bireylerle kurduğu yerleşik ve/veya bir örüntüye işaret eden duygusal, bağlılık, mahrem ve cinsel ilişkilerini anlatır. Cinsiyet kimliği, her bireyin, doğumunda sözde-biyolojik olarak atanan cinsi ile uyumlu olacak veya olmayacak şekilde, derinden hissettiği içsel ve bireysel cins deneyimini anlatır. Bu deneyim, biyolojik/hukuki atanmış kimlikle bağdaşmayabilir. L harfi lezbiyen’i simgeliyor, G, gay; B, biseksüel, T trans, İ interseks ve Q queer: Kuir. Lezbiyen kadın; fiziksel, romantik ve/veya duygusal olarak süreğen çekimi SADECE kadınlara karşı hisseden bir kadındır. Lezbiyen, ancak bir başka kadını cinsel açıdan “cazip” bulur, onunla sevişmek ister. Tabii bu heteroseksüel dünyadan farklı gerçekleşmez, yani yoldan geçen herkes değil, zaman içinde bir kimse. Sadece “şehvet” duygusu değildir söz konusu olan. Duygusal bir yönelimden de bahsederiz. Tanımı biraz açalım dilerseniz: Lezbiyen “kadın” mı? Hangi kadın, kadını nasıl tanımlıyoruz?; fiziksel, romantik ve/veya duygusal olarak süreğen mi? Yoksa tek seferlik beraberlik olmaz mı? Çekimi SADECE kadınlara karşı hisseden (eğilim) mi? Peki ama ya davranan’ın (edim) farkı ne? Lezbiyen bir kadındır ve ancak bir başka kadını cinsel açıdan “cazip” bulur, onunla sevişmek ister. Fakat zaman zaman kadınla sevişmek veya bir kere veya birkaç kere kadınla beraber olmak, bir kadını hemen lezbiyen yapmaya yetmiyor. Bence sevişmekten ziyade, bir kadınla uyanmak, duygusal ve cinsel bağlılığı bir başka kadına karşı hissetmek bunun tanımı açısından daha uygun. Yine dikkat edersek lezbiyenden bahsederken bir kadındır, diyoruz. Yani “kadın”ın tanımına vakıf olduğumuzu sanıyoruz. Oysa “kadın” tanımı da birazdan belki daha geniş anlatma fırsatı olur, çoğu zaman gerek biyolojik cinsiyet atanması, çoğu zaman da toplumsal cinsiyet anlayışının yarattığı bir dizi karışıklık nedeniyle çok kolay değil. İşte doğar doğmaz bebeklerin cinsel organlarına bakıp bu bir kız-bebek veya bu bir erkek-bebek diyoruz ama bu nitelemelerin yarattığı veya yaratması gereken farklar konusunda kafamız çok net değil. Bir kimse biyolojik olarak kadın cinsine atanmış olabilir ama kendisini yanlış bir bedende doğmuş hissediyorsa, trans-erkek olarak nitelenir. Peki trans-erkek kadınlarla beraber oluyorsa, ona da mı lezbiyen diyeceğiz? Yoksa o heteroseksüel mi? Şüphesiz bir trans-erkeğin bir kadın sevgilisi varsa ve sevgililerini genellikle kadınlardan seçiyorsa, ona da heteroseksüel diyeceğiz. Bazı tanımları baştan vermek belki pratik amaçlara hizmet edebilir ama yine de bu alanda, günümüzde geçerli olan “kaos”u –ki bunu olumlu görmek gerekir- tam olarak anlamaya yetmez. G harfi, İngilizce Gay kelimesinden gelir. Gay erkek fiziksel, romantik ve/veya duygusal olarak süreğen çekimi SADECE erkeklere karşı olan bir erkektir. Gay sözü yer yer hem erkek gayleri hem de lezbiyenleri anlatmak için kullanılmaktadır. Gay erkek, ancak bir başka erkeği cinsel açıdan “cazip” bulur ve onunla sevişmek ister. Burada da sevişmek ve beraber uyanmak istemek önemli ama uyanmak niye, neden uyuması ve uyanması gerekiyor, gibi sorular tanım yapmayı zorlaştırıyor. B harfi Biseksüel’i anlatır; fiziksel, romantik ve/veya duygusal olarak süreğen çekimi HEM kadınlara HEM DE erkeklere karşı hisseden bir bireydir. Biseksüellerin cinsel etkilenme ve birliktelik örüntüsü hem erkeklere hem de kadınlara yönelme biçimindedir.  T harfi Trans’ı, transseksüeli anlatır;  cinsiyet kimliği ve/veya cinsiyet dışavurumu doğumunda belirlenen (atanan) cinsiyetten farklı olan bireyleri anlatır. Trans erkeğin bedeni kadın olabilir ama o kendini erkek olarak hissetmekte, erkek olmayı istemekte ve imkânı var ise erkek “olmaktadır”da. Benzer şekilde trans kadın da kendisini kadın olarak hissetmekte, kadın olmayı istemekte ve imkânı varsa kadınlığa geçmektedir. Trans kimsenin, tırnak içinde karşı-cinse, bir operasyonla geçmiş olması gerekmez aslında. Operasyon resmen tanınmak için gerekli olabilir sadece yoksa o kimse, aslında kendi cinsiyetini kendisine başkaları tarafından atanandan farklı gören bir kimsedir. Yanlış bir bedende doğmaktan bahsedilir ama bu alanda bu cümlede de bir tuhaflık var. Yanlış bedende doğan kimse yok sanıyorum; daha ziyade hissettiğinden farklı cinse özgü niteliklerle doğmuştur, denebilir. Trans-kadın göğüslerinin büyük olmasını ister, bir vajinası olsun ister, sesi ince olsun, gırtlağında adem elması olmasın ister, göğsünde tüyler olmasın, bacaklarında da. Trans erkek bir penisi olsun ister, tüyleri olsun, sesi kalın olsun, kaslı olsun, kalçaları küçük olsun vs. Şart da değil aslında, burada da bir “kalıp”tan söz ediyorum. Herkes her şeyi aynı şekilde deneyimlemez. Deneyim yelpazesi çok çeşitli olabilir. Cinsiyet organı ile bir sorunu olmayan ancak yine de kadın olarak bilinmek, tanınmak ve –artık işte nasıl davranılıyorsa- öyle davranmak isteyenler de var. Bunu, karşı cinse atfedilen kıyafetleri giyip cinselliğini o şekilde yaşayanlarla da karıştırmamak lazım. Yani bu tanımların hiçbiri “fantezi” veya “cinsel fantezi” düzlemiyle ilişkili değildir. Bu sözünü ettiğim kategoriler, cinsellik dışındaki davranışlarında, özellikle sosyal davranışlarında da tipik bir heteroseksüelden farklılık gösterebiliyorlar, göstermedikleri de oluyor tabii. Örneğin “Rujlu Lezbiyen” diye espri ile söylenen bir kategori kadın, cinsiyet kimliği dışavurumunda toplumsal cinsiyet anlayışının bir kadından beklediği bütün özellikleri gösterebilir. Yani lezbiyenin “erkek gibi” olması, butch olması gerekmez. Tabii butch lezbiyen de henüz transseksüel bir kimse değildir.  Bu tabii konuyu karmaşıklaştırıyor. Bir gay acaba cinselliği dışında kimdir? Ve heteroseksüel bir erkekten nasıl ayrılır, soruları da var. Veya ayrılabilir mi? Tartışılır. İ İnterseks’tir, kültürel olarak yerleşmiş kadınlık (DİŞİLİK) ve erkeklik (ERKEKLİK) standartlarından ayrılmış bedensel bir çeşitlililiği; genlerde, gonadlarda ve genital görünümlerde farklılıkları anlatır. Bu, doğumla belirgin bir çift-cinsiyetlilik olabileceği gibi belirgin olmasa da çift-cinsiyetli bir “tabiat”ı anlatabilir. Bugün “çift-cinsiyetli” olmak yolunda “çift-cinsiyetliliğe bir geçiş akımı yok, gelecekte bu da olabilir veya başka bir kimlik ortaya çıkabilir, yelpaze çok geniştir. Queer ise, yerine göre cinsiyet kimliği ve/veya cinsel yönelimini kadın/erkek dikotomisini “aşkın” olarak deneyimleyen kimsedir. Bunlar cinsel yönelim (yani belirli bir cinsi belli bir örüntü içinde cinsel-duygusal partner olarak seçmek) açısından kadın ve erkek kategorilerinin ötesindeki “kimlik”lerle ilişki deneyimleyen panseksüellerden, cinslerüstü’lerden ayrılırlar. Queer Türkçede yerleşmiş olarak Kuir olarak adlandırılagelmektedir. Queer cinsaşırı[1], aşkıncinsel, hatta elgincinsel olarak çevrilebilir belki. Queer, sadece kadın ve erkek dikotomisine değil, tüm dikotomilere karşıdır ve bu kategorilerin “yapma” olduğunu iddia eder. Sonuçta kadın da erkek de tarihsel-toplumsal olarak inşa edilmiş kavramlardır ve kadın ve erkek bir kurgu olduğu için eşcinsel ve heteroseksüel de bir kurgudur, derler. Tanımlanamazlığı, ele avuca sığmazlığı, geçirgenliği, akışkanlığı ve sisteme karşı bir kültürün, sistemin dilinin ötesinde bir oluş tarzının öncelenmesi gerektiğini savunur Kuir Halk. Bu aslında yeri yurdu belli olmayan bir “halk”tır. Sistemin dilinin, sistemin kurumlarının, sistemin tanımlarının, sistemin değerlerinin alt-üst edildiği, yapılarının söküldüğü ve kendilerini ortaya koyma tarzlarındaki paradoksların ortaya konulduğu bir yaklaşımdır kuir kültür. Aseksüel: Cinselsizler ise, cinsel deneyimi, hayat tarz ve deneyimlerine içermeme yönelimine sahip olanlardır. Tabii hayat boyu aseksüel kalan insanlar olabilir veya cinsel yönelimini keşfedene kadar yine tırnak içinde karşı-cinse uzak duranlar olabilir. Çok başka kategoriler de bulunmaktadır ve bunlar da gözlemlenen farklı diğer kategoriler olarak şimdilik + (artı) simgesi ile ifade edilmektedir.

Klasik özcülüğe göre, bazı gerçek formlar veya türler vardır ve bu gerçek formlar zaman içinde sabit kalır. Modern özcülük, belirli fenomenlerin doğal, kaçınılmaz ve biyolojik olarak belirlenmiş olduğuna dair bir inançtan oluşur. Yer yer genetik araştırmalar, beyin araştırmaları ve endokrin araştırmalarını özcü yaklaşımların örnekleri olarak görüyoruz mesela. “Beyin beyindir, araştırmalıyım, bulduğum şey zaten vardı”, gibi. Bir fenomenin keşif mi yoksa icat mı olduğunu bilmek gibi. Özcüler, fenomenler üzerine edindikleri bilgilerin keşif olduğunu düşünürler çoğunlukla. Buna karşılık sosyal inşacılık, gerçekliğin toplumsal olarak inşa edildiği ve vurgulandığı inancına dayanır. Yani fenomenler icatlara benzerler. Cinsiyet ve cinsellik araştırmaları da kabaca bu iki yaklaşım arasındaki farkı sergiler. Örneğin transseksüellik üzerinden gidelim: Transseksüellik, şüphesiz 19. yüzyılda “teşhis” edilmeden önce de varolan bir fenomendi. Peki ama 19. yüzyılda birden bire nasıl teşhis edildi? İlk modern tanının cinsiyet ve cinsellikle ilgili tıbbi çalışmaların doğduğu Almanya'da 1880'lerde yapıldığını biliyoruz. 1886'da, Richard von Krafft-Ebing adındaki bir Alman doktor, eşcinsel nüfustaki cinsiyet ayrışmasının yaygınlığını araştırmaya başladı. Fenomeni tanımlamak için bir terim: "gynandry" terimini icat etti. Daha sonra, 1902'de, “Metamorphosis Sexualis Paranoia” diye adlandırdığı bir durumu anlattı: Burada bir eşcinsel, kendisini karşı cinsten biri olduğuna gerçekten inandırıyordu. Krafft-Ebing bunun, eşcinselliğe ek olarak, tamamen bir aldanma ve bir akıl hastalığı olduğuna inanıyordu. Böylece transseksüel beden, kendisi konusunda aldanmış bir eşcinselden başka bir şey değildi! Bugün bu görüş tamamen terk edilmiştir. Yani transseksüeller, “aldanmış eşcinsel” olarak görülmüyor artık.  Efendim, bu ayrışma baştan beri öyleydi de bu bilim insanları mı yanlış yaptılar, yoksa transseksüel öznenin kendini inşası, takip eden süreçte günümüzde bir çizgiye mi vardı, ne oldu ne bitti, kabaca özcü yaklaşımlar ile inşacı yaklaşımlar açısından farklı farklı açıklanabilir. Yine Krafft-Ebing'in çalışması, “transgender” (trans-cinsiyet) konusuna değinen ilk çalışma olmasına karşın, alandaki ilk gerçek öncü Dr. Magnus Hirschfeld’di. Kendisi de eşcinsel bir hekim olarak, çalışmalarını cinsellik ve cinsiyet alanlarına hasretti. “Transgenderizm”i tanımlamak için en popüler terimlerden iki tanesini seçen ilk kişi Hirschfeld oldu: Travesti ve Transseksüalizm. 1910'da, “Travestiler” (“…Eine Untersuchung ueber den erotischen Verkleidungstrieb mit umfangreichem casuistischem und historischem Materiel”) adlı iki ciltli bir monografi yazdı. Burada, bugün transseksüeller olarak sınıflandırılacak olan çeşitli cinsiyet varyantlarının biyografilerini ayrıntılarıyla anlattı. 1923'te Hirschfeld, ilk olarak, olguyu “Die intersexuelle Konstitution”da "psişik transseksüellik" olarak adlandırdığı şekilde etiketledi. Hirshfeld, dünyanın ilk seks enstitüsü olan Berlin'deki Institut für Sexualwissenschaft'ı (Cinsel Bilimler Enstitüsü) kurmuştur. Dokuz yıl sonra, Kopenhag'da, O ve Norman Haire, Seks Araştırmaları Dünya Birliği’ni kurdu. 1930'da, Psikoterapi Gelişimi Derneği'ne hitap eden Hirschfeld, transseksüelizm üzerine ilk bilimsel dersini verdi. Yani soru şu: Transeksüellik Hirschfeld gibilerinin dünyasının bir inşası mı, yani 1930’lara kadar yokken 1930’larda bir tarihsel fenomen olarak mı ortaya çıktı, yoksa ezelden beri var mıydı? Ezelden beri olsa bile, acaba ezelden beri bu şekilde mi vardı? Bu fenomen ve bu fenomeni ele alışımız çağlar içinde nasıl değişti? Tabii özcülük ile inşacılık arasındaki fark çok kaba bir çizgi. Cinsiyetler ve cinsellikler konusuna belirli bir felsefi yaklaşımdan bağımsız olarak bakmak zor. Bugün eğer, insanın dahi hayvandan türediğini ve “başka”laştığını kabul ediyorsak, yani evrimci isek, herhalde insana ait pek çok fenomene de bir ölçüde tarihsel-maddeci bakmamız gerekir, yani, belirli hallerin ve bu halleri anlatan terim ve kavramların dünyanın ortaya çıkışından beri var olduğunu, bir tür “özcü” (essansiyalist) bakış açısını savunmayı yeğlemek yerine en başta antropolojik, sonra sosyo-biyolojik, sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel ve sosyo-siyasal koşulların düşünüş ve eyleyiş tarzımızı kökünden belirlediğini ve dönüşüm çizgilerimizi kavramak için ilk evvela tarihsel düzlemimizi, “çevre”mizi tanımlamamız gerektiğine inanıyorum. İnsan varoluşu her hali ve görünümüyle, belirli bir tarihsellik içinde anlaşılabilir. Daha doğrusu biz o tarihselliği, yürüttüğümüz tartışma ve mücadeleler açısından kritik derecede önemli görüyoruz. “Okul” gibi bir kurumu ele alalım veya askerlik ve hatta evlilik, çoğu insan bu tür kurumların ezelden beri var olduğunu düşünebilir. Oysa durum böyle değil, bunların da kendine özgü tarihsel momentumlarda kendine özgü ortaya çıkışları var. Hiçbir fenomen, hayvani, insani, bireysel veya toplumsal hiçbir fenomen haliyle “doğal” değil. İnsan bir yönüyle doğal değil bir kere. Yani hem doğal hem de yapma. Eşcinsellik de öyle. Hem doğal hem de yapma. Aslında heteroseksüellik de. Yani hukukta örneğin bir tür “Kavramlar İçtihadı” ekolüne yaklaşabilir ve bir kavramı böyle tarihselliğinden ve benzeri başka parametrelerden koparıp didiklemeye başlayabilirsiniz. Ancak bu çaba biraz kedinin kendi kuyruğu etrafında dönmesine benzer. Gökten zembille inmiş kavramlar yok çünkü.

Tüm bu kategorilerin karşısında düzcinsel veya düzcinsiyetli adı verebileceğimiz kadın ve erkek ile heteroseksüel erkek ve heteroseksüel kadın bulunmaktadır. Kadın nedir? Erkek nedir sorularına ayrıntılı girmek için belki takip eden sorularınızı beklemek gerekir veya tümünden bu ortaya çıkacak. Toplum biseksüel ve eşcinseli çok duymuştur ama heteroseksüel çok fazla bilinmez. Çünkü heteroseksüel tek ve olması gereken bir nitelik olarak topluma bu şekilde dayatıldığı ve tırnak içinde normal o olduğu için kendini tanımlamaya ihtiyaç bile duymaz. Heteroseksüelliğin politik bir kimlik olması da bu biçimde doğmaktadır. Kadın, biyolojik olarak görünürde atanmış cinsiyeti kadın olarak adlandırılagelen, yani vajinayla doğmuş görünen bir insandır. Erkek ise atanmış cinsiyeti erkek olan ve penis ile doğmuş görünen bir insandır. Bununla beraber her vajinası olan ve penisi olanın da kadın veya erkek sayılması zordur. Çünkü trans olgusu bu kabulü sınırlarında zorlamakta ve penisli bir kadından da bu nedenle pekala bahis olmaktadır. Öte yandan kendisini “kadın” olarak tanımlamak belki vajinanın olması yanında ikinci bir koşul olarak da kabul edilebilir. Bir kimsenin kendi kendisine verdiği tanım ise tek başına belki yeterli olmayacaktır. Yine, düzcinsellik, “karşı” sıfatıyla imlenen cins ile cinsel-duygusal ilişki kurma veya ilişki kurmasa da cinsel-duygusal hislenim duyma, hislenim-duymasa da –eğer hislenseydi bu yönde hislenebilirdi- diyebileceğimiz bir kategoriye işaret eder.

Eşcinselliği neyin oluşturduğu konusuna ilişkin tartışmaların bir ölçüde, özcü ile konstruktivist yaklaşımlar arasında geçen tartışmalar bağlamında kavramanın da mümkün olduğu belirtilmiştir. Özcüler, eşcinselliğin süreğen ve tutarlı bir tarihe sahip bir fenomen olduğunu ilei sürerken konstruktivistler eşcinsel edime benzer edimlerin farklı tarihsel bağlamlarda farklı kültürel anlamlara gelmesi nedeniyle birbirleriyle aynı olmadıklarını varsayarlar. Çalışmamın amacı bakımından bu iki “okul”un farklılaştığı noktalar politik tutum araştırmasına da imkan vermektedir. Öyle ki eğer eşcinsellik çağlardan çağlara aynı “öz”ü korumuş bir tutum ise, eşcinselliğin düzeltilmesi gereken bir “rahatsızlık” olduğu kabulü sarsılacaktır. Nitekim politik mücadele sahasında eşcinselliğin “doğuştan” kazanılan bir özellik olduğu düşüncesi sıklıkla savunulmuş ve bugün en azından batı dünyasında kabul ettirilmiş görünmektedir. Konstruktivist görüş, eşcinselliğin şu veya bu şekilde edinilip edinilmemesinden daha ziyade, cinsel edimlerin farklı tarihsel kesitlerde ortaya koyduğu pratiklerin kültürel olarak değişken algılandığını ve sürdürüldüğünü iddia eder. Özcüler kimlik meselesini doğal, değişmez ve doğuştan bir şey olarak görürken konstrüktivistler kimliğin akışkan bir şey olarak sosyal koşullanma ve kişinin kendini anlamak için verili kültürel modeller etkisinde var olduğunu varsaymaktadır. Özcüler kişinin cinsel yöneliminin kültürden bağımsız, nesnel, ve içsel bir özellik olduğunu savunur, halbuki toplumsal konstrüktivistler cinsel yönelimi kültüre bağlı, ilişkisel ve nesnel olmaya bir şey olarak düşünürler. Şimdi özcülerin bu tanımını size verdiğimde aslında düşünüyorum da özcülük ve inşacılık arasında bir yerlerde de durulabilir diye düşünüyorum, orası neresi olacaksa!

Çünkü gerek özcü gerek konstruktivist yaklaşımlar belirli politikaları harekete geçirmek için kullanılabilirler. Öyle ki eğer insanlar eşcinsel doğmuşsa, bu nitelikleri değiştirilemeyecektir. Doğuştanlık/değiştirilemezlik argümanı güçlü bir eşcinsel politikası aracı olabilir ve olmuştur da. Buna paralel olarak konstruktivist yaklaşım ve bu yaklaşımın uzantısı olan “tercih” argümanı eşcinselleri “düzeltmeye”, “tedavi etmeye” yönelik bir politik amaç için de kullanılabilir ve kullanılmıştır.

“Modern eşcinselliğin oluşumu ile ilgili teoriler farklılık göstermesine karşın, eşcinselliğin bugün anlaşıldığı haliyle, tarih ötesi bir fenomen olmadığı konusunda bir fikir birliği olduğunu iddia edenler çoktur […teorisyenler] eşcinsel davranış –ki her yerde görülmektedir- ile eşcinsel kimlik –ki özgün tarihsel koşullarda gelişir-arasında önemli bir ayrım yaparlar.” Eşcinsel edimler tarih ötesidir ve tarih boyunca kah onaylanmış kah zulüm görmüş olabilir ama değişen şey, eşcinsellerin kendilerini nasıl gördükleri ile başkaları tarafından nasıl görüldüğü konularının büyük bir değişkenlik göstermesidir.

Faucault Cinselliğin Tarihi adlı çığır açıcı kitabında modern bir fenomen olarak gördüğü gay’liğin ortaya çıkışı tarihini dahi vermektedir. Faucault’a göre ruhbilimsel, psikiyatrik ve tıbbi açıdan eşcinsellik kategorisinin, Westphal’in; eşcinselliği, bir cinsel ilişki türü olarak değil de, belli bir cinsel duyarlılık özelliği, yani kişinin kendisinde var olan dişi ve erkeğe belli bir biçimde yer değiştirtmesi olarak tanımladığı andan itibaren oluştuğunu iddia ettiği  bir makalenin -ters cinsel duyarlılıklar” üzerine 1870’de yazdığı ünlü bir makalenin- bu tutumun doğum tarihi olarak kabul edilebilebileceğini belirtiyor. Ancak modern eşcinseli yaratan tarihsel koşullar hakkında eleştirel bir fikir birliğinin söz konusu olmadığı da söylenmektedir. Lagose, Bray’in bu konuda daha erken (17.yüzyıl sonu) bir tarih verdiğini ve gelişimin özellikle İngiltere’de “molly houses” etrafında yaratılan bir eşcinsel alt-kültürde köklendiğini belirtiğini vurguluyor. Eşcinsel evlerde bir araya gelmeler, konuyu cinsel edimden dışarıya taşırmış ve bu tür “mekan”larda bir araya gelenlerin yarattığı alt-kültür bir “hayat tarzı”na evrilmiştir. Şu halde tarihselliği içinde eşcinselliğin görünümleri -bugün bizim anladığımız şekliyle eşcinsellik olarak anlaşılamasa da- kendi cinsi ile cinsel ilişkiye girmek fenomeniyle başlamış, sonra kültürel bir evrende eşcinsel yaşam tarzı ile var olmaya uzanmıştır denebilir. Eşcinselliği modern anlamda bir kimlik, dünyada bir varoluş hali olarak inşa eden de budur. Eşcinsel edim, herhangi birine aşık olmak (eşcinsel edim içerse de eşcinsel bir edim olarak anlaşılmadan) ve bir hayat tarzı olarak eşcinsellik. Aslen, örneğin bir çalışanın durumu açısından normalde muhafazakar patronu rahatsız eden eşcinsel edimin kendisinden ziyade eşcinsel hayat tarzıdır. Bu her yerde böyledir. Bunu bir Amerikan sit-com’unda Grace and Frankie’de görüyoruz mesela. İki avukat gay veya gay avukat ileri yaşlarında açılıyorlar. Her ikisi de evli, eşlerinden ayrılıyor ve birlikte yaşamaya başlıyorlar. Öteden beri gizli olarak eşcinsel edimler içine giriyorlardı ancak açıldıktan sonra bir tür eşcinsel-kültürel hayat tarzı içine girdiler. Bu partnerlerden birinin patronu öteden beri eşcinsel edimlerinden şüphelendiği avukatı, bu kere açık ve belirli bir hayat tarzı içinde görünce çok rahatsız olmuştu. Bu muhafazakar patronu rahatsız eden eşcinsel edim değildi, eşcinsel mekan, eşcinsel örgüt, eşcinsel kültürel tercihlerde somutlaşan bir hayat tarzıydı. Tehdit oluşturan bu modern fenomenin ta kendisiydi. Yani eşcinsel edim ezeli olabilir ancak eşcinsel hayat-tarzı, eşcinsellerin belirli mekanlarda bir araya gelmeleri, bir kültür formu oluşturmaları, belirli bir hayat tarzı içine girmeleri, politik bilinç edinmeleri modern bir fenomendir. Bugün egemene meydan okuyan tam da budur yoksa eşcinsel edimler tarih boyunca kimseyi rahatsız etmeden var oldu. Onun rahatsız edici hale gelmesi, eşcinselliğin içinde “yıkıcılık” (!) potansiyeli taşıyan bir hayat tarzına veya politik bilince ermesiyle gerçekleşti. Bu, eşcinselin yatak odasından çıkması demekti. Aslında yatak odasından çıkan eşcinsel aynı zamanda açılma anlamına gelen dolaptan da çıkma edimini de gerçekleştirmektedir. Yani dolaptan çıkmak, açılmak, kendisine benzeyenlerle ortaklaşmak ve bir sosyal kültür oluşturmak. Rahatsız edici olan budur. Meydan okuyan budur.

Benzer tarihsel pencereden bakan ve tıpkı Faucault gibi eşcinselliğin modern çıkışını 19. yüzyılda gören D’Emilio ise Faucault’un aksine fenomenin çıkışında eşcinsel kimlik için gerekli koşulları oluşturan şey olarak kapitalizmi ve daha özelde serbest emek sisteminin tarihsel gelişimini görür. Bu, “ailenin ekonomik birimselliğinden çözülmesi” ve bir duygusal bir birim haline gelmesiyle de bağlantılır. Bunu daha sonra daha geniş olarak ele almak isterim. Kentleşme ve sanayi kapitalizminin zaferi ailenin ve cinsel ilişkilerin yeniden yapılandırmıştır. Heteroseksüellik kültürel olarak üremeden başka anlamlara gelmeye başlamıştır.

Yukarıda tanımlarını vermeye çalıştığım ama tanımlanma çabalarının da büyük güçlükler doğurduğu şimdiden anlaşılan kategorileri anlamaya çalışırken, her bir kategorinin kendi tarihsellikleri ve kültürellikleri içinde düşünülmesi ve bu ayrı tarihsellik ve kültürelliklerin hangi çizgilerde birbirlerine iliştirilebilecekleri de önemlidir. Eşcinselliğin tarihi der iken, sadece erkek eşcinselliğinin tarihi perspektifinden bakmak yeterli olmayacaktır. Bu itibarla konu üzerinde yazan pek çok tarihçinin anlatılarının sadece gayliğin (erkek eşcinselliği anlamında) tarihini tartışmak olarak anlayabiliriz. Öte yandan transseksüelliğin tarihi de bize hem erkek ve kadın ‘dikotomi’si hakkında bir fikir verecek hem de eşcinselliğin Faucault’un sözünü ettiği tıbbi “tanı” bağlamlarının, yani 19. yüzyılla gelen yaklaşımın kadın/erkek zeminini sarsmaya da imkan verecektir.

Kadın eşcinselliği hukuki ve tıbbi söylemler bağlamında erkek eşcinselliği ile aynı tarihselliği göstermez. Erkek eşcinsel edimleri batı sistemlerinde daha erken bir dönemde suç sayılmaya başlanmış, kadın eşcinselliğinin varlığı dahi gözden kaçırılmıştır. Kadın eşcinselliğin kültürel ve ortak bir zemin bulması erkek eşcinselliğine göre çok daha geçtir. Tıpkı kadın hareketinin tarih sahnesine çıkmasına benzer bir gecikme ile lezbiyenler de karşı karşıyadır. Çok geçmiş zamanlarda kadınlar arasında gerçekleşen yoğun duygusal arkadaşlıklar ve hatta cinsel beraberlikler hastalık olarak sınıflandırılmamıştır. Bunun hastalık “mertebe”sine çıkarılmasının daha ziyade birinci dalga feminizme gösterilen dirençle alakalı olduğu zaman zaman vurgulanır. Geçmişte var olan lezbiyen ilişkilerin ilerleyen çağlarda “şeytanileştirilmesi”nin nedeni, kadınlara aşık olan kadın fenomeninin feminist kadın fenomeni ile ilişkili görülmesidir.

Eğer eşcinsel hayat tarzı “doğal” değilse ve belirli bir tarihsel dinamik içinden çıkan bir fenomen ise, aynı durumun heteroseksüel hayat tarzı için de geçerli olabileceğini kabul etmek gerekir. Eğer “eşcinsel” doğal değilse heteroseksüel “doğal” kabul edildiği için öyle değildir veya eğer eşcinsel “kabul görmeye başlamışsa” bu kabulü heteroseksüellik kategorisinin yanında yer almayı savunarak yapacaktır.  Belki de mesele eşcinselliğin ve heteroseksüelliğin “ne olduğunu” tanımlamak değil sabitlemeye yönelik çeşitli çabalara rağmen her iki kategori hakkındaki modern bilgilerin çözümlenemez tutarsızlıklar ve tarihsel kesitlerle biçimlendirildiğini anlamaktır. Bununla birlikte “sabitleme” çevresinde gelişen “özcü anlayışın” bir dizi stratejik hedef doğrultusunda bir araç olarak kullanılabileceği de ortadadır. Politik olan eşcinsellik “hareketi” ile politik olmayan “eşcinsel kimdir? Nedir?” sorusu arasında doğrudan doğruya birbirlerini besleyen bir bağ otomatik olarak bulunmamaktadır. Biraz basitleştirici de olsa, ırk ayrımı üzerinden yapılan tartışmalarda da göreceğimiz gibi, ırkların birbirilerine göre konumlanması bağlamında veya yöneten/yönetilen ilişkilerinin genel bağlamında da benzer bir durumu gözlemlemek mümkün sayılabilir. Nasıl ki “siyah” veya “beyaz” birbirlerine göre “başat” kategoriler veya biri diğerinden türetilebilir kategoriler değilse, belki de “eşcinsellik” de “heteroseksüel olmayan” veya “heteroseksüel olan”-doğaldan sapan manasına alınmamalıdır. Siyah ve beyazın birbirlerine göre konumlanması eş-farklılık sayılabilir belki ama siyahın beyazdan saptığını söylemek mümkün değildir. Yine, “emekçi” kavramını modern anlamı içinde ortaya çıkaranın kentleşme, kapitalizm ve sanayi devrimi olduğunu biliyoruz. Şu halde bugün modern anlamda anlaşıldığı ölçüde emekçi adı verilen arketipin bir “tarih”i vardır. Bu tarihin başlangıcı da ezel  olmasa gerek. Bu nedenle “emek mücadeleleri” ekseninde açımlanan edimler konusunda “tarihte emekçi var mıydı” sorusu sorulmamasına karşın “tarihte eşcinsel var mıydı” sorusu tuhaf da gelebilir. Tarihte emekçilik edimleri vardı, bugün ise bütün mücadelesi, başarısı ve başarısızlığı içinde bir emek mücadelesi, emeğin bir “hayat-tarzı” ve ideolojisi vardır. Yarın “emekçi” olacak mı? Bu gibi sorular konumuz bağlamında da önemlidir çünkü belki “emekçi” kavramı kadar “labil” olmamasına karşın sanki dünden bugüne gökten zembille indiği iddia edilen ve hatta politik gündemlerde bu “birdenbirelik” özelliği sıkça vurgulanan eşcinsellik hem “emekçi” kavramından eskidir hem de sosyo-biyolojik nitelikleri nedeniyle “emekçi” den daha uzun süre yaşayacağa benzemektedir. Öyleyse, üretim ilişkilerinin, efendi/köle, beyaz/siyah, kapitalist/emekçi, yöneten/yönetilen; etken/edilgen, hukuk/hukuk dışı, ahlaki/gayri ahlaki gibi ayrımların özellikle cinsel edimler alanındaki bir izdüşümü olarak da kabul edilebilecek çizgide eşcinsellik de bugün vardır ve politik’tir, demek lazım gelmektedir. Daha doğrusu emeksel edimler ne kadar ezeli ise hazsal edimler de o kadar ezelidir. Bunların hayat tarzı ve birer sosyo-kültürel fenomen olmaları, bir politik mücadele zemini olmaları ise moderndir. Bu nedenle genelde politik, bizim çalışmamız açısından ise hukuk-politik bir hareket olarak ele alınan eşcinsellik fenomeni, az önce ortaya koyduğum ayrımlarla bir bağı varsa, herhalde bu bağ, hareketin eşcinsel bir hareket olarak değil eşcinsel-sever bir hareket olarak kavranmasıyla kurulabilir.

Bu son cümlemi biraz açmak istiyorum. Hareketin eşcinsel bir hareket olmasıyla eşcinsel-sever bir hareket olması arasında ne fark vardır? Eğer heteroseksüel-olan’ı doğal ve eşcinsel’i de doğal’dan bir sapma olarak kabul eder isek tartışma bu sapmanın kabul edilip edilmezliğinde yani sapmaya karşı gösterilecek tutumun hoşgörülü olup olmaması çizgisi üzerinde yürüyebilir. Burada karmaşık bir cümleyi açıklamak için birden bire gerekenden fazla bir basitliğe düşmemek için ihtirazi bir kayıt koyayım. Çizgimde üç kavram ana hattı oluşturuyor: Heteroseksüel-Sapma-Hoşgörü çizgisi. Heteroseksüelden sapan eşcinsel ise, bu sapmanın politik olarak kabul edilmesi için biyolojik/sosyo-kültürel ve yine politik bir dizi gerekçe yaratılacak ve yaratılan bu gerekçeler sapmaya karşı anlayışı geliştirecektir. Geliştirilen bu anlayış tahammülle başlayabilir, hoşgörüye uzanabilir ve hatta koşulları kurulmuşsa onaylamaya da varabilir ancak diğer bütün koşullar sabitken bu hat üzerinde bir “teşvik” politikası yürütülemeyeceği açıktır.  Sapma eşyanın tabiatı gereği bir “azınlığı” varsayar. Asıl olandan sapan genellikle sayıca az olandır. Çünkü o “istisna”dır. Bir istisnanın teşvik edilmesi veya bir “azınlığın” çoğalmaya teşvik edilmesi de bu manada hayli sorunlu bir yaklaşım olarak ortaya çıkmaktadır. Hattımızı açıklamak aslında eşcinsel hareket olarak adlandırılan gerçekliğin ne olduğunu da göstermektedir. Eşcinsel hareket kural olarak bu hat üzerinde yürümek zorundadır. Çünkü heteroseksüel kategorisinden sapmayı “açıklamaya” çalışmaktadır. Bu açıklama başlangıçta “konu kanun koyucuya değil bilim insanlarına bırakılmalıdır, eşcinsellik bir hastalıktır, hoşgörü gösterilmesi gereken ve kimseye zararı olmayan bir hastalık (veya br engellilik?)” biçiminde yapılmışken hastalık/engellilik üzerinden doğuştanlık argümanına varılmıştır. Bununla birlikte bu argümanlar her durumda eşcinsel-potansiyel’den değil engelli-benzeri bir “gerçeklik”ten yola çıkar ve bu gerçeklik de tıpkı engellilerin büyük-sayılar-kanunu herhangi bir nüfus kesitinde neredeyse her zaman çoğunluğa göre az sayıda olmaları nedeniyle azınlık sayılmaları gibi, eşcinsellere de bir azınlık (sayısal bir azınlık) “statüsü” tanımaya ve ancak ve ancak bu “azınlık statüsü” çerçevesinde onların varlık nedenini tanımaya götürür. Hasta/Doğuştan/Engelli= Eşcinsel elinde olmayan nedenlerden ötürü eşcinsel o her durumda büyük sayıların ve çoğunluğun bir unsuru değil bir azınlık mensubudur, bu nedenle ona azınlık mensuplarına tanınan haklar bahşedilebilir ve bu haklar büyük ölçüde “yönetme” paradigmasından değil ancak yöneten/çoğunluğun (en azından demokratik toplumlarda) tahammül etme, katlanma, paradigmasından hareket edilerek tanınacaktır. Eşcinsel-sever hareket ise tam da bu noktada doğal-olan’dan sapan doğuştan eşcinsellik anlayışını heteroseksüeli çoğunluk olduğu için doğal sayan anlayışla çatışır. Bu çatışmayı çözebilmesi için büyük sayıların, çoğunluğun nasıl olup da büyük sayılar ve çoğunluk olduğu sorusunun cevabının ezberini bozması gerektiğinin farkındadır. Bu ezberi bozacak eş-zemin kadınlık ve erkeklik kategorilerinin birbirlerine göre konumlanması ile siyahlık ve beyazlık kategorilerinin birbirlerine göre konumlanmasıdır. Her iki ikili-karşıtlık, hele hele birincisi hiçbir halde büyük sayılarca ve azınlık-çoğunluk gözlüğünden değerlendirilebilecek kategoriler değildir, hele hele kadınlık ve erkeklik hallerinin ezel’e yakınlığı da hayli belirgindir. Böylece eşcinsel sever politika doğuştanlık argümanına bir yandan hak verebilir ama bu doğuştanlığı büyük sayı/küçük sayı ilişkisi üzerinden kurmamak zorundadır. O ortadaki büyük sayının, yani çoğunluğun bir “yapma”, bir “kurgu” olduğunu iddia eder. Herkesin içinde bir eşcinsel vardır, yalnız toplum tarafından açığa çıkarılmamıştır, bastırılmıştır. Ve aslında heteroseksüel olan doğal olan değildir. O da tıpkı eşcinsellik gibi doğuştan olan olabilir ama “doğal” olan değildir. Veya tersinden heteroseksüel doğal olan sayılabilir ama doğuştan olan değildir. Buradan hareketle eşcinsel-sever hareketin salt sapma, sapmayı açıklama ve tahammülü hedefleme politikası ile yetinmeyeceği söylenebilir. Eşcinsel-sever hareket bu nedenle aynı zamanda “teşvik” de eder. Bu teşvik heteroseksüelliğin de eşcinselliğin de “doğal” olmadığını, her ikisinin de belirli bir tarihsellikten çıkan “fenomenler” olduğunu söyleyecektir. Tabii günümüzde, hele hele Türkiye’de bir politik tercih olarak “teşvik” ütopik bir erek de sayılabilir. Hepiniz eşcinselsiniz, hepimiz eşcinseliz, gibi bir sloganın karşılaşacağı tepkileri tahmin etmek zor değildir. Bununla beraber zaman zaman toplumlarımızın genelinde “hakikaten ne kadar” eşcinsel bulunduğu ve bu “eşcinselliğin” salt eşcinsel edimlerden mi yoksa eşcinsel-bilinci, yani diğerlerinden farklı bir “cinsel duyarlılık hali”nden mi oluştuğu araştırılmalı ve ortaya konmalıdır. Örneğin Türkiye’de bu satırları okuyan her erkeğin ve kadının kendisine bir soru sormasıyla işe başlayabiliriz. Hayatınızda “kendi cinsiniz”den birini arzu ettiniz mi? Ettiniz ise bunu eyleme geçirdiniz mi? Geçirmişseniz bir kere daha eyleme geçirmek istediniz mi? İçinizde bu konuda bir özlem var mı? Dostoyevski şöyle der: Bazen bir kimsenin bazen hiç kimseye anlatamayacağı sırları vardır. Ve ekler: Bazen de kendi kendinize bile anlatamayacağınız sırlarınız vardır. Bazen rüyasını görür insanlar veya döner-dolaşır bununla ilgili literatür veya konulara ilgi duyar. Bütün bunlar “işaret”lerdir ve toplumlarımızda bu “işaret”lere karşı bile korku o kadar yaygındır ki baskı aygıtları bunları kendi kendinizle bir diyalog içinde çözümlenemenizin önüne dahi engeller koyar. Bu engellerin kaldırılması da, belki teşvik değil ama bir bireyin kendi potansiyelini gerçekleştirmesi açısından elzemdir, kanısındayım.

Öte yandan bütün bu bağlama zorunlu olarak dahil edilmesi gereken ve kanımızca kadın veya erkek eşcinselliğinin tarihsel, kültürel ve hatta sosyo-ekonomik olarak kavranmasına önemli ölçüde katkıda sağlayacak şey “transeksüel beden” çalışmalarıdır. Bu zamana kadar bir kadın, bir erkekten bahsedebilmişsek (ki bu tarihsel olarak da sanıyorum en eski kategoridir), bir kadın eşcinsel ve bir erkek eşcinselden söz etmişsek, kadınlık/erkeklik ile kadın eşcinsellik ve erkek eşcinsellik kategorilerini paragonal biçimde kesen kadın transseksüellik (transseksüel erkeklik) ile erkek transseksüellik (transseksüel kadınlık) kategorilerinin tarihsel gelişimini de göz önünde bulundurmak gereklidir. Kadın ile erkek yer değiştirebilir. Transeksüel beden bu yer-değiştirmeyi gerçekleştirmektedir.

DEVAM EDECEK…

[1] Öykü Didem Aydın, Ortaklar ve Hissedarlar (İstanbul: Everest Yayınları, 2014): Romanım “Queer: Cinsaşırı başlığı ile başlıyor.
banner3
Yorumlar (0)
1
light rain and snow
Günün Anketi Tümü
Sosyal medya da verilerimizi zaten izinsiz kullanılıyor, şimdi de yasal zeminde kullanmak istiyorlar.. Sizce çözüm?
Sosyal medya da verilerimizi zaten izinsiz kullanılıyor, şimdi de yasal zeminde kullanmak istiyorlar.. Sizce çözüm?
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Beşiktaş 17 35
2. Fenerbahçe 17 35
3. Gaziantep FK 18 34
4. Galatasaray 17 33
5. Alanyaspor 18 30
6. Hatayspor 17 28
7. Karagümrük 18 27
8. Trabzonspor 18 27
9. Antalyaspor 19 25
10. Sivasspor 18 23
11. Başakşehir 18 23
12. Konyaspor 18 22
13. Göztepe 18 22
14. Kasımpaşa 17 22
15. Malatyaspor 17 21
16. Rizespor 17 21
17. Gençlerbirliği 18 19
18. Kayserispor 18 16
19. Ankaragücü 17 15
20. Denizlispor 17 14
21. Erzurumspor 18 13
Takımlar O P
1. Giresunspor 17 35
2. İstanbulspor 17 34
3. Samsunspor 17 33
4. Altay 17 32
5. Adana Demirspor 17 31
6. Tuzlaspor 17 30
7. Ankara Keçiörengücü 17 28
8. Altınordu 17 28
9. Bursaspor 17 27
10. Bandırmaspor 17 24
11. Adanaspor 17 21
12. Ümraniye 17 20
13. Boluspor 17 19
14. Menemen Belediyespor 17 16
15. Balıkesirspor 17 16
16. Akhisar Bld.Spor 17 13
17. Ankaraspor 17 9
18. Eskişehirspor 17 3
Takımlar O P
1. M. United 17 36
2. Leicester City 18 35
3. Liverpool 17 33
4. Man City 16 32
5. Everton 17 32
6. Tottenham 17 30
7. Chelsea 18 29
8. Southampton 18 29
9. West Ham 18 29
10. Aston Villa 15 26
11. Arsenal 18 24
12. Leeds United 18 23
13. Crystal Palace 18 23
14. Wolverhampton 19 22
15. Newcastle 17 19
16. Brighton 19 17
17. Burnley 17 16
18. Fulham 17 12
19. West Bromwich 18 11
20. Sheffield United 18 5
Takımlar O P
1. Atletico Madrid 16 41
2. Real Madrid 18 37
3. Barcelona 18 34
4. Villarreal 18 32
5. Real Sociedad 19 30
6. Sevilla 17 30
7. Granada 18 27
8. Celta de Vigo 18 23
9. Cádiz 18 23
10. Real Betis 18 23
11. Levante 17 21
12. Athletic Bilbao 18 21
13. Getafe 17 20
14. Valencia 18 19
15. Eibar 18 19
16. Deportivo Alaves 18 18
17. Real Valladolid 18 18
18. Elche 16 16
19. Osasuna 18 15
20. Huesca 18 12
Günün Karikatürü Tümü