Ahmet Karagöz yazdı: Böyle okumuştum (5)

    BÖYLE OKUMUŞTUM (5) Yusuf, duvara asılı bulunan bağlamasını eline almış, uzun süren bir akorttan sonra birkaç türkü söylemişti. Saz çalma ve türkü söyleme yeteneğim yoktu.

Manşet 29.01.2020, 18:47 29.01.2020, 18:47
6
Ahmet Karagöz yazdı: Böyle okumuştum (5)

 

 

BÖYLE OKUMUŞTUM (5)

Yusuf, duvara asılı bulunan bağlamasını eline almış, uzun süren bir akorttan sonra birkaç türkü söylemişti. Saz çalma ve türkü söyleme yeteneğim yoktu. Bu nedenle Yusuf’a eşlik edemiyordum. Ancak amatörce, Ahmet Arif’in şiirleri başta olmak üzere Nazım Hikmet, Enver Gökçe, Ataol Behramoğlu, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Can Yücel, Orhan Veli Kanık, Ömer Hayyam, Adnan Yücel, Karacaoğlan ve daha birçok şairin birçok şiirlerini ezbere biliyordum. Yusuf’un fon müziği ile Ahmet Arif’in Adiloş Bebem şiirini, Nazım Hikmet den de İşçi Kızı şiirini söylemiştim. Saz çalmak, türkü söylemek, şiir okumak bize moral olmuştu. Dolayısıyla eğlenip hoşça vakit geçirmiştik. Yusuf’un “eğlenelim ancak ders çalışmayı da ihmal etmeyelim” uyarısıyla aynı gün uzun süre ders çalıştık.
Uzun zamandan beri rüya görmez iken, sabah kan ter içerisinde uyandım. Uyandığımda titriyordum. Avludaki muslukta ellerimi ve yüzümü yıkayarak kendime gelmeye çalışmıştım. Rüyam da Botanik dersinden iki yıl üst üste sınıfta kaldığımı ve dersin hocası Prof. Dr. Cengiz Darıcı’nın, elindeki bir çırpı ile beni kampüs içerisinde kovaladığını, üniversiteden atmak istediğini söylüyor ve kovalıyordu. Cengiz hocaya yakalanmamak için var gücümle koşuyordum. Tam nefes nefese kaldığım esnada da uyanıvermiştim. Görmüş olduğum bu rüyayı aynen Yusuf’a da anlatmaya çalışırken Yusuf; “sabah ki telaşın bu muydu” diyerek epeyce gülmüştü. Ancak şunu da itiraf edeyim ki, Botanik dersinin ders notlarını her gün düzenli çalışmama rağmen bu dersten kalma korkusu yaşıyordum. Bu nedenle bir sonraki hafta Botanik dersi ile ilgili kaygılarımı dersin hocası Prof. Dr. Cengiz Darıcı’ya anlatma kararı aldım. İkinci hafta Botanik dersinin bitimin de Cengiz Hocaya yaklaşarak kendisine dersle ilgili yaşadığım bir sorunu aktarmak istediğimi ifade ettim. Cengiz Hoca, amfilerden çıkmış Fen Edebiyat Fakültesinde bulunan odasına gidiyordu. Cengiz Hocaya aynen şöyle demiştim: Hocam, dersinizi çok çalışıyorum. Ancak dersinizden sınıfı geçemeyeceğimi düşünüyor ve bu nedenle okuldan atılacağımın korku ve kaygılarını yaşıyorum diyerek söyleyeceklerimi bitirmiştim. Cengiz Hoca da, tebessümle gözlerime bakarak; “korkman için henüz çok erken, bu bir ön kabul, korkma ve çalışmaya devam et. Hayat sadece derslerden ibaret değildir. Stresten uzak, iyi yaşamaya bak. Çalıştığına inanırsam sınavlarda boş kâğıt versen dahi seni geçireceğim. Tamam, mı” diyerek ve elimi sıkarak yanımdan ayrılmıştı. Cengiz Hocayla yapmış olduğum bu görüşmeden sonra, moralim düzelmişti. Ancak hala kaygılarım da vardı. Her gün planlı programlı olarak Botanik dersine ait ders notlarını çalışıyor, Latince bitki, meyve ve sebze isimlerini yazarak hatta bazen de ders notlarını Yusuf’a vererek soru sormasını istiyordum. Tüm konuları adeta ezberlemiştim. Üçüncü hafta Botanik dersinde, amfide kürsüye yakın en ön sırada oturdum. Cengiz Hoca, ders anlatıyor ve ara ara da öğrencilere dönerek sorular soruyordu. Her soru sorduğunda elimi kaldırıyordum ancak bir türlü sorulan soruyu cevaplandırmak için söz hakkı vermiyordu. Dersin bitimine az bir zaman kala beni kürsüye davet ederek adeta “sözlü sınav” edercesine üst üste sorular sordu. Sanırım üç soru sormuştu. Sorulan soruları cevapladıktan sonra teşekkür ederek oturmamı istemişti. Bildiğim sorulardı. Doğru cevaplamıştım. Cengiz Hoca, da kürsüdeki ders notlarını toplayarak dersi bitirmişti. Dersin bitimiyle birlikte, dışarıda gruptaki öğrencilerin hepsi bir araya gelmişti. Öğleden sonra iki saatlik bir dersimiz kalmıştı. Yusuf ve Mehmet İspir, sürekli kantine ziyaretime geliyorlardı. Ben ne Yusuf’un ne de Mehmet İspir’in ziyaretine gitmiştim. Ev arkadaşımı ziyaret edeceğim diyerek gruptan ayrılıp, yaklaşık Merkez Amfilere bir kilometre uzaklıkta bulunan Tıp Fakültesine kadar yürüyerek gittim. Tıp Fakültesinden içeri girdiğimde hiçbir öğrenci ile karşılaşamadım. Arada bulunan camlı öğrenci kantininde, ikinci sınıftaki bir öğrenciyle nasıl görüşeceğimi, kantin görevlisine sorduğumda aynı koridorda bulunan sanırım üç nolu amfide derste olduklarını söylemişti. Tıp Fakültesi binasının, arkaya açılan kapısından dışarıya çıkarak ağaç gölgesinde oturdum. Dışarıya gruplar halinde öğrencilerin çıkmasından, ders arası vermiş olabileceklerini düşünerek tekrardan amfiye dönerken, amfi kapısının açık olduğunu gördüm. Amfi içerisinde sağa sola bakınırken Yusuf, “Ahmet buradayım” diyerek yanıma kadar gelmişti. Merhabalaşarak amfiden dışarı çıkmıştık. Kantine doğru yürüyerek Yusuf’un almış olduğu kâğıt bardaktaki çaylarla ön kapıdan dışarı çıkarak çaylarımızı dışarı da içmiştik. Bu arada Mehmet İspir ile nasıl görüşebileceğimi Yusuf’a sormuştum. Yusuf içeride duvara asılı bulunan bir panodaki çizelgelere bakarak Mehmet İspirin hangi amfideki derste olduğuna ve derslerin ne zaman biteceğini bakmış ve bana dönerek “bir nolu amfide, ancak yaklaşık olarak kırk beş dakika sonra dersi biter” demişti. Yusuf, derse katılmak için yanımda ayrılırken, bende bölüm kantinine dönmek için yola koyuldum.
Güneşli hava, bir saat süre içerisinde bulutlarla kaplanmıştı. Yağmurun yağıp yağmayacağını Adana’ya yeni gelen biri olarak tahmin edemiyordum. Ancak Tarım Ekonomisi Bölümüne varmadan; şimşeklerin çakması ve gök gürültüsü ile başlayan ve saatler süren sağanak yağış, elli metrelik yolu koşmama rağmen tam anlamıyla beni iliklerime kadar ıslatmıştı. Islanan tek ben değildim. Benim gibi ıslanan bölüm kantininde onlarca öğrenci vardı. Kendi memleketim olan Elbistan da ve yaşadığım diğer bütün kentlerde buna benzer bir yağmur yağmış olsa, her tarafı sel basar ve kenti adeta cehenneme çevirirdi. Ancak Çukurova’nın verimli ve derinlikli toprakları bir tek damla suyu heba etmiyor, yılda çiftçisine en az iki ürün verdiğini Adanalı arkadaşlar anlatıyordu. Sağanak yağmur her geçen dakikada hızını artırarak devam ediyordu. Ne şemsiyem ne de yağmurluğum vardı. Acıkmıştım ancak yağmur nedeniyle yemekhaneye gidemiyordum. Benim için geriye kalan tek seçenek kantinde yaptıracağım bir kaşarlı tost ile açlığımı bastırmaktı. Derslere girip çıkıyorduk ancak yağmur aralıksız sağanak yağmaya devam ediyordu. Adanalı olan Hülya Demirci arkadaşım, “bu yağmur günlerce sürebilir” diyordu. Tek korkum, Küçük Saat otobüs durağından sonra eve nasıl gideceğimdi. Başka bir kaygım da toprak kerpiç evimizin de su almış olabileceği kaygısıydı. Derslerin bitmesiyle birlikte üniversiteden hiç oyalanmadan eve gitmek üzere yola çıktım. Hala yağmur yağıyordu. Kapıyı telaşla açıp içeri girdim, evin yağan yağmurdan etkilenmediğini görünce derin bir oh çekerek ıslanmış olan kıyafetimi değiştirdim. Aradan çok zaman geçmeden Yusuf geldi. Yusuf, ıslanmış olan kıyafetini değiştirerek, birlikte oturduk. Ev sahibimizin eşi; “kızım Güllü neredesin? Güllü; “anne avludayım” sesiyle ikimizde perde arkasındaki yeri kapmak için yarışmıştık. Yusuf’tan erken davranmıştım. Perde deliğinden, bahçedeki Güllü’ye bakarken, Yusuf’un omuz darbesiyle sendeleyerek birkaç adım geriye kaydım. Yusuf ise heyecanlı bir şekilde pür dikkat perde deliğinden Güllü’ye bakmaya başladı. Çat diye kapanan kapı sesiyle, Yusuf perde arkasından dönüverdi. Sıra, Güllü ile ilgili yorumlarımıza gelmişti. Güllü ile ilgili ilk sözü Yusuf aldı. Yusuf, “Güllü bu gün bambaşkaydı, avluda hareketli bir gül gibiydi.” Yorumuyla sözü bana bırakmıştı. Ben Güllü’ nün güzelliğini nasıl tarif ederim ve ne söyleyeceğime ilişkin kısa duraklamadan hemen sonra; “İncecikti, gül dalıydı./ Dokunsam kırılacaktı./ Dokunmadım kurudu.” Hasan Hüseyin Korkmazgil’in bu dörtlüğü ile Güllü’ nün güzelliğini yorumlamıştım. Yusuf ve ben Güllü için atışan iki ozan gibiydik. Haftada birkaç defa avluda Güllü ile karşılaşıyorduk. Ancak, Güllü ile aramızda geçen konuşma; Günaydın, merhaba, iyi akşamlar veya iyi geceler şeklindeki tek ya da iki kelimeli cümlelerden ibaretti. Kendi aramızda yarım saati aşkın Güllü’ nün güzelliğini çekiştirerek zaman geçirmiştik. Ancak Güllü ile ilgili duygusal bağlamda hiçbir şekilde ilişkimiz yoktu. Olması da mümkün değildi.
Akşam olmuştu ve yağmur sağanak olmasa da çiseleyerek yağmaya devam ediyordu. Acıkmıştık ancak evde ne yenilecek ne pişirilecek bulgur dışında başka bir şey kalmamıştı. Islanma korkusuyla da dışarı çıkamıyorduk. Mahalledeki bakkalımız her gece saat 21.00’e kadar açıktı. Yani saat yirmi bir olmadan bakkala gitmemiz gerekiyordu. Bakkal bizi görür görmez terazinin bir kefesine iki somun ekmek diğer kefesine de iki yumurta bırakıyordu. Ender de olsa ekmek ve yumurta ile birlikte yüz elli gram zeytin ve iki yüz elli gramlık bir paket sana yağı alıyorduk. Bakkalın kapanmasına az bir zaman kala giderek; somun ekmek, yumurta, zeytin ve sana yağı alarak eve dönmüştük. Yemek malzemesi olunca kendimizi daha güvende hissediyorduk. En azından aç kalmayacağımızı biliyorduk. Yusuf’un; “önce ders çalışalım, sonra da çayla bir şeyler atıştırırız” önerisi bana da mantıklı gelmişti. Her birimiz odanın ayrı bir köşesinde halının üzerinde karın üstü uzanarak uzun süre ders çalışmıştık. Ben ders çalışmayı bitirip çay yapmak üzere işe başladım. Zeytinleri yıkamış, yumurtaları yağda kırmış ve sofrayı hazırlamıştım. Her şey hazırdı. Yusuf da ders çalışmaya ara verince, akşam yemeğimizi yemiş ve uyumak için epeyce çaba sarf etmiştik.
Yusuf’la iyi iki arkadaş, iki dost hatta iki kardeş olmuştuk. Yusuf’u, doğru anlatmak için, babamın, uzun kış gecelerinde bizlere, ders niteliğinde anlattığı bir hikâyenin, bir bölümünü aynen aktarıyorum. “Zengin bir ailenin Hasan adında bir tek çocuğu varmış. Amaçları Hasan’ın iyi bir eğitim almasını sağlamak ve paylaşmayı öğretmekmiş. Bu nedenle Hasan en iyi okullara gönderilmiş, Hasan da okuduğu bu okullarda çok sayıda arkadaş edinmiştir. Hasan, büyüdükçe arkadaş çevresi de değişiyormuş. Hasan’ın babası, Hasan’ın bu arkadaşlarından duyduğu rahatsızlığı Hasan’la paylaşmak için Hasan’ı yanına çağırır ve derki: Bak oğlum dünya kadar malım mülküm, fabrikam ve param var. Ben yaşlı ve hasta bir insanım. Benden sonra malım, mülküm, fabrikalarım ve bütün paralarım senin olacak. Elindeki olanakları arkadaşlarınla paylaşmak beni oldukça mutlu ediyor. Ancak son dönemlerdeki arkadaşların, arkadaş değil leş kargalarıdır. En azından ben böyle biliyorum. Hasan, babasının bu tespitine ihtiraz eder, hayır baba, her arkadaşım benim için canını feda eder. Bu nedenle arkadaşlarım çok değerlidir. Haksızlık yapıyorsun der. Hasanın babası, sakin bir şekilde, tekrardan Hasan, bak oğlum kanıtlarsam bunlardan vaz geçer misin? Der.-Hasan, evet baba der. Baba, Hasan’a arabanın anahtarını verip gidip mal pazarında, pazarlık yapmadan besili bir koç almasını ister. Hasan, koçu alır ve eve döner. Baba, yine Hasan’a dönerek ve Hasan’a bir miktar para vererek git bu parayla da manifaturacıdan beyaz bez al der. Hasan, manifaturacıdan babasının verdiği parayla beyaz bez alır ve tekrardan eve babasının yanına döner. Baba bu sefer, Hasan’a bıçağı uzatarak koçu kesmesini ister. Hasan, babasını kırmayarak koçu da keser. Baba, kesilen koçu manifaturacıdan aldığı beyaz beze sarmasını ister. Hasan, kesilmiş koçu beyaz bezle iyice sarmalar ve bezin iki ucunu bağlayarak tekrardan babasına döner. Hasan’ın babası, Hasan oğlum en iyi arkadaşın kim diye sorar, Hasan, baba en iyi arkadaşım Pazarcıklı Ali der. Hasan’ın babası öyle ise Ali’ye git deki kazaran birini öldürdüm. Bana nasıl yardımcı olursun. Bak bakalım Ali’nin tepkisi ne olacak. Hasan, baba yanılıyorsun. Gör Ali benim için neler yapar der ve direk Ali’nin yanına gider. Ali’yi bulur. Hasan, Ali’ye kazaran birini öldürdüm bana nasıl yardımcı olabilirsin der. Ali, Hasan’a dönerek kesinlikle yardımcı olamam başıma dert mi alayım der ve Hasan’ı gönderir. Hasan eve döner utana sıkıla babasına, baba Ali gelmedi ama diğer arkadaşlarım mutlaka bana yardımcı olacaklardır der. Hasan’ın babası, peki oğlum diğer en yakın ikinci arkadaşın kimse ondan yardım iste der. Hasan, Afşinli Mehmet’in mutlaka yardım edeceğini düşünerek Afşin’e gider. Mehmet’i bulur ve kazaran birini öldürdüğünü ve ne yapacağı konusunda Hasan, Mehmet ‘den yardım ister. Mehmet, düşünmeksizin defol der ve Hasan’ın yanından hızla uzaklaşır. Hasan çaresiz bir şekilde tekrar babasına döner ve Afşinli Mehmet’in yardım etmek istemediğini anlatır. Hasan’ın babası bak oğlum en çok güvendiğin iki arkadaşının arkadaşlık ilişkilerini bizzat test ettin. Babanı dinle ve bu çıkar grubundan arkadaş veya dost olmaz der. Hasan, babasının bu söylemine itiraz eder ve Göksun da ikamet eden Selim’in iyi dost ve arkadaş olduğunu ifade eder. Baba, bak oğlum, Selim’i de tanıyorum ama görmen açısından git durumu Selim’e de anlat der. Hasan kendinden emin bir şekilde Göksun ilçesine kadar gider. Selim’i sorar soruşturur ve bulur. Birlikte çay içerken Hasan, Selim’e dönerek arkadaş; kazaran elimde silah patladı birini öldürdüm. Yalnızım ve yardımına ihtiyacım var der. Selim ise sana yapacağım tek iyilik çay parasını ödemektir, diyerek Hasan’ı yalnız bırakarak Hasan’ın yanından uzaklaşır. Hasan, geldiği yere geri döner ve babasından özür dileyerek babasının haklı olduğunu ifade eder.
Baba, bak oğlum, bir de benim arkadaşlarımı gör. Hasan, peki baba der. Baba, Türkoğlu’nda Mahmut adında arkadaşım var. Mahmut genelde kahvede okey oynar. Mahmut’un adresini vereyim, var Mahmut’u gör. Tanış ve daha sonra Mahmut’u kahve dışına çağırarak deki; babamın elinde silah patladı birini öldürdü, bu konuda babamın senin yardımına ihtiyacı var. Hasan, peki baba der ve yola koyulur. Hasan Türkoğlu’na varır uzun bir uğraştan sonra babasının arkadaşı olan Mahmut’u bulur. Okey oynayan Mahmut yerini başka bir oyuncuya bırakır Hasan’la eve gitmek isterler. Hasan kahvenin dışına çıkar çıkmaz; Mahmut amca babamın elinde silah patladı kazaran birini öldürdü yardımına ihtiyacımız var, ne yapabiliriz diye durumu özetler. Mahmut: Hasan var babana selam söyle, evimizin önü soğan tarlası, ben gece yarsı soğan tarlasında mezar kazıyacağım; getireceğiniz cesedi gömüp tekrardan cesedi gömdüğümüz yere de soğan ekeceğim, çözüm buluncaya kadar bu durum böyle devam etsin der. Hasan büyük bir saygıyla Mahmut’un elini öperek, tekrardan babasının bulunduğu köylerine döner. Hasan ve babası gece yarısı kesilmiş ve ceset süsü verilen koçu Mahmut’un evine kadar götürür. Mahmut’la birlikte soğan tarlasında Mahmut’un kazdığı mezara gömülür. Mahmut, soğan tarlasında hiçbir iz bırakmayarak kazılan yere tekrardan soğan eker, sonrasında, Hasan ve babası Mahmut’la vedalaşarak köylerine dönmek için yola çıkarlar. Hasan’ın babası, bak oğlum gördün mü dost dediğin böyle olur. Hasan, kafasını sallayarak babasını onaylar. Baba bir kez daha söz alır ve derki bak oğlum birkaç gün sonra bir bahane uydurarak Mahmut amcanın okey oynadığı kahveye git ve oyunda Mahmut amcanla ortak ol, oyun esnasında Mahmut amcanla tartış ve suratına bir yumruk vur der. Hasan, olmaz baba dese de, baba Hasan’ı ikna eder. Hasan arkadaşları ile ilgili vicdan muhasebesi yaparken babasının deneyim ve tecrübelerinden yararlanmayı da ihmal etmeyeceğine karar verir. Hasan, aradan birkaç gün geçtikten sonra Türkoğlu’na babasının arkadaşı olan Mahmut’un bulunduğu kahveye gider. Mahmut, Hasan’ı ağırlar ve eve davet eder. Ancak Hasan, Mahmut amca ben de okey oynayacağım ve oyun ortağın olacağım der. Mahmut, arkadaşlarından rica eder ve Hasan’ı da oyun ortağı alarak oynamaya başlarlar. Birkaç tur oyundan sonra Hasan, bir tartışma başlatır ve sesini yükselterek Mahmut’a hakaret eder. Mahmut, oğlum Hasan sakin ol dese de Hasan, bağırmaya devam eder ve Mahmut’un suratına yumruğu yapıştırır. Mahmut, soğukkanlılığını sürdürür ve Hasan’ın elinden tutarak dışarı çıkarır. Dışarı da Mahmut, Hasan’a bak oğlum var babana selam söyle; ben bir iki yumrukla soğan tarlasını bozacak insan değilim der. Hasan, şaşkın şaşkın Mahmut’un gözlerine bakarak hızla kahveden ayrılarak köye babasının yanına döner. Mahmut’la yaşadıklarını babasına anlatır. Hasan'ın babası, Hasan’ın bundan iyi bir ders çıkardığını, artık Hasan’ın kimin dost, kimin düşman, kimin çıkarcı ve menfaatçi olduğunu öğrendiğini düşünür ve bütün mal varlığını Hasan’a devreder. Bu hikâye devam ediyor. Ancak amacım bu hikâyeyi sonuna kadar yazmak değil. Söylüyorum; Yusuf da iyi bir arkadaş ve aynı zamanda iyi bir dosttur. Yani gerekçesi ne olursa olsun soğan tarlasını asla bozmayacak arkadaşlarımdan biridir.
Sevgi İle kalın.
Devamı olacak.

Yorumlar (0)
8
açık
Günün Anketi Tümü
Olası bir erken seçimde hangi ittifaka oy verirsiniz?
Olası bir erken seçimde hangi ittifaka oy verirsiniz?
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Alanyaspor 8 20
2. Fenerbahçe 9 20
3. Galatasaray 9 17
4. Gaziantep FK 9 14
5. Karagümrük 9 13
6. Başakşehir 9 13
7. Beşiktaş 8 13
8. Konyaspor 8 12
9. Rizespor 8 12
10. Kasımpaşa 9 12
11. Hatayspor 7 12
12. Göztepe 8 11
13. Malatyaspor 8 11
14. Sivasspor 8 9
15. Trabzonspor 9 9
16. Antalyaspor 9 9
17. Erzurumspor 8 8
18. Kayserispor 8 7
19. Gençlerbirliği 8 5
20. Denizlispor 8 5
21. Ankaragücü 7 2
Takımlar O P
1. Altınordu 10 20
2. Adana Demirspor 9 18
3. Ankara Keçiörengücü 10 18
4. Tuzlaspor 9 18
5. İstanbulspor 9 17
6. Samsunspor 10 17
7. Giresunspor 9 15
8. Bursaspor 10 14
9. Balıkesirspor 10 14
10. Altay 8 13
11. Akhisar Bld.Spor 10 13
12. Adanaspor 9 12
13. Ümraniye 10 10
14. Bandırmaspor 10 8
15. Boluspor 10 7
16. Menemen Belediyespor 8 6
17. Ankaraspor 9 5
18. Eskişehirspor 10 1
Takımlar O P
1. Tottenham 9 20
2. Liverpool 9 20
3. Chelsea 9 18
4. Leicester City 9 18
5. Southampton 9 17
6. Everton 9 16
7. Aston Villa 8 15
8. West Ham 9 14
9. Wolverhampton 9 14
10. M. United 8 13
11. Crystal Palace 9 13
12. Arsenal 9 13
13. Man City 8 12
14. Leeds United 9 11
15. Newcastle 9 11
16. Brighton 9 9
17. Burnley 8 5
18. Fulham 9 4
19. West Bromwich 9 3
20. Sheffield United 9 1
Takımlar O P
1. Real Sociedad 10 23
2. Atletico Madrid 8 20
3. Villarreal 10 19
4. Real Madrid 9 17
5. Cádiz 10 14
6. Granada 9 14
7. Sevilla 8 13
8. Athletic Bilbao 9 12
9. Valencia 10 12
10. Elche 8 12
11. Getafe 9 12
12. Real Betis 10 12
13. Barcelona 8 11
14. Osasuna 9 11
15. Deportivo Alaves 10 10
16. Eibar 10 10
17. Real Valladolid 10 9
18. Levante 9 7
19. Huesca 10 7
20. Celta de Vigo 10 7