Sınır boyları kan revan içinde… Okullarda şehitlik eğitimi başlatıyorlar. Yaşamak yaşatmak, can olmak değil, ölmek, öldürmek üzerine kuruyorlar denklemi… Ne kadar öldüğümüz açık edilmese de ne kadar öldürdüğümüz üzerine çentik üzerine çentik atılıyor… Evlerine ateş düşmüş ailelerin acılarının yıkık dökük, yoksulluk akan evlere asılan devasa bayraklarla örtülmek istendiği, diğer yanda elleri tabutların üzerinde makinelere poz veren makam sahipleri devrindeyiz.

 

 

Sınır boyları kan revan içinde…

Okullarda şehitlik eğitimi başlatıyorlar. Yaşamak yaşatmak, can olmak değil, ölmek, öldürmek üzerine kuruyorlar denklemi…

Ne kadar öldüğümüz açık edilmese de ne kadar öldürdüğümüz üzerine çentik üzerine çentik atılıyor…

Evlerine ateş düşmüş ailelerin acılarının yıkık dökük, yoksulluk akan evlere asılan devasa bayraklarla örtülmek istendiği, diğer yanda elleri tabutların üzerinde makinelere poz veren makam sahipleri devrindeyiz. “Boş kalmasın şehit tepeleri” diye bağıranların hiçbirinin gitmediği savaştır bu. Ve “Boş kalmasın” dedikleri “Şehitler Tepesi”nde hiç yakınları, evlatları olmayacak onların.

Sefer üzerine sefer düzenliyorlar… Bu defa “Bahar Kalkanı.”

Güney sınırımız kan gölüne dönüşeli neredeyse on yıl oluyor. Suriye topraklarından acı taşınıyor bu taraf o tarafa. Ta Libya’dan cenazeler geliyor. Bayraklı cenazeler taşınıyor musalla taşlarına, kara toprak gençlerin bedenleriyle dolup taşıyor. Bayrak dikiliyor toprağın bağrına içinde genç ölüler uzanmışken… Tören için gelenler lüks arabalarına binerek dağılırken, mezar başında bir ailesi kalıyor yüzünde yoksulluk, acı ve keder akan…

Baharı gölgeleyen bir kötülük rüzgarıdır esen…

Biz “ölümler olmasın, savaş dursun, barış egemen olsun” dediğimiz için hedef oluyoruz, onlar daha çok öldürdüklerini bitmeyen rakamlarla izah ediyorlar.

Sorgu sual yasak… “Dua edeceksiniz, alkış tutacaksınız, bayrak sallayacaksınız” buyuruyorlar kan ve şiddet yüklü politikaların mimarı iktidara.

Başka bir ülkenin topraklarında ölüyor, öldürüyor olmakla övünüyor baştakiler. “Şehitler Tepesi” şiirleri yeniden sokuldu tedavüle. Daha çok kan aksın ki vatan olsun bu topraklar diyorlar…

“Toprakların arazi olmaktan çıkması kanla yoğrulmasına bağlı” diye buyuruyor en tepedekiler. Ülke parsel parsel satılırken daha kanlı olsun istiyorlar bu topraklar.

Sınır boyları kanıyorsa bir ülkenin içeride daha büyüktür acı ve hüzün, ve bir ülkeyle sınırlı olmayan, halkların göz yaşıdır birbirine karışan…

Kürt’e zulüm dinmiyor. Oysa sınır boyları eşitlik ve özgürlükte sınırsız kılınabilir. Kürtlerle daha kardeşçe yaşam varken bunca hınç, öfke ve yıkım niye…

Havaya, suya, toprağa cemre düştü… Kardelenler boy gösterdi. Oysa bizim sınır boylarında atıyor yüreğimiz. İçerisi hüzün rüzgarıyla kavuruyorken bizi, çocuğun saçlarının dikenli tellere takıldığına öfkeleniyor, ailesini kaybeden Afganlı kız için ağlıyoruz.

Ancak baharın gelişi gibi halkların dayanışması engellenemiyor… Bu taraftaki ırkçı seslere, karşı yakadaki ırkçı sesler karışsa da Yunanistan halkı ile Türkiye haklarının barış ve kardeşlik dolu dayanışma sesleri yükselip denizleri aşarak umut oluyor. Kışkırtılmaya çalışılsa da kör milliyetçilik, biz Afgan, Farsî, Özbek, Arap, Afrikalı, bilmem hangi ülkeden çıkıp gelmiş ve egemenlerin politikalarının sonucu olarak kan deryası ve açlık içinde kavrulan, Doğu’dan Batı’ya, Asya’dan Avrupa’ya ayak basmaya çalışan annelerin, babaların, çocukların, gençlerin çektiği acılarla ölüyoruz.

Bir yanımız tankla, topla çevrili… Savaş içindeyiz.

Bir yanımız sınıra sürülmüş göçmenlerle ağlıyor.

“Suriye’nin arkasında Rusya var” deniyordu. 33, 34, 36, 37 asker… Onca nutuk, onca medya bezirganı bangır bangır bağırıyordu günlerce, haftalarca… Saldırının ardında Rusya vardı, haddi bildirilmeliydi. Ve gittiler Moskova’ya…

Putin taziye dilemiş, sonra “Rejimin de çok kayıpları var” demiş. Emperyalist Rusya egemenleri karşısında, boş şişinmeye dayalı yeni Osmanlıcı emperyal hayaller yerlerde sürünüyor. “Esed, rejim” tanımları uçup gidiyor ve Moskova mutabakatında, o toprakların Suriye Arap Cumhuriyeti olduğu, toprak bütünlüğünü koruma amacı teyit edilip, ateşkes ilan ediliyor.

Savaş karşıtlığını yasaklasalar da “Bir bataklıktır içine girdiğiniz” diyenlere yöneliyor olsa da öfkeleri, iktidarda kalmanın aracı haline getirseler de kan ve şiddet yüklü politikalarını, barış diyenler haklı çıkıyor her daim. Bu kadar ölüm niye. Bu savaş niye? Sorusu daha da anlam kazanmıştır Moskova görüşmesinden sonra.

Daha açıklık kazanmıştır ki, iktidar her adımında hem Türkiye hem bölge halklarını daha fazla ateşe atarak kaybediyor, çöküyor. Bu çöküntünün ağır faturası ise geride bıraktığı asker ölüleri, milyonlarca yerinden edilmiş ve ırkçılıkla karşı karşıya mülteciler hakikati.

Irkçılık ve savaş politikaları üzerinden karşı karşıya getirilen, ölen ve öldürülen kardeş halkların, her ulustan emekçilerin barışı ve ortak geleceğini kurma görevi; sosyalistlerin, işçi emekçilerin omuzlarındadır hâlâ. Bugün Selanik ve Atina’daki ırkçılığa karşı gösteriler, tüm baskılara ve gözaltılara rağmen sınırlara koşan, barış sözünü yükselten Türkiye emek ve demokrasi güçlerinde gözümüz, kulağımız.

Yarın 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, kutlu olsun… Gelecek Newroz… Ve sınırları aşan sınıf mücadelesi… 1 Mayıs, İşçi Sınıfının Birlik, Dayanışma ve Dayanışma Günü… Baharı yazı çevirmeli…