Yazar Orhan Pamuk: Veba Geceleri'ni bitirmeye çalışıyorum

      ÖTEKİLERİN GÜNDEMİ: Orhan Pamuk, merakla beklenen yeni romanı Veba Geceleri'ne dair açıklamalarda bulundu. Pamuk, "Üç buçuk yıldır Veba Geceleri'ne çalışıyorum" dedi.

Manşet 03.02.2020, 08:34 03.02.2020, 08:34
2
Yazar Orhan Pamuk: Veba Geceleri'ni bitirmeye çalışıyorum

 

 

 

ÖTEKİLERİN GÜNDEMİ: Orhan Pamuk, merakla beklenen yeni romanı Veba Geceleri'ne dair açıklamalarda bulundu. Pamuk, "Üç buçuk yıldır Veba Geceleri'ne çalışıyorum" dedi.

 Türkçe edebiyatın yaşayan en büyük temsilcilerinden Orhan Pamuk roman, yazarlık, aşk, İstanbul, Türkiye’nin durumu ve daha birçok konuda konuştu.

Düzenli yazılarıyla her ay OT’ta okurla buluşacak olan Pamuk, derginin Şubat sayısında Selçuk Erdem ve Dündar Hızal’a verdiği röğortajda, merakla beklenen bir sonraki eseri Veba Geceleri hakkında şunları söyledi:

“Yaratıcı kişilerin içinde, kaç yaşında olurlarsa olsunlar hâlâ canlı tutmayı başardıkları bir çocuk vardır. Çocuğun dikkat ettiği türde şeyleri görebilir sanatçılar. Ben de görüyorum. Ne bileyim, en ciddi konuları konuşurken, ‘Aaa beyler, şunun rengine bakın!’ demek gibi. Bir çocuk sorumluluk gerekmeyen, oyun gibi şeylerle de ilgilenebilir. Hep bizim saygı duyduğumuz değerler dünyasına değil, kendi kafasındaki değerler dünyasına inanır çocuklar ve o da biraz bizim dünyamızı sorgulamaya da yarar. Şu anda Veba Geceleri adlı romanımı bitirmeye çalışıyorum. Orada da anneleri, babaları veba sırasında ölmüş, çocukevlerinden kaçmış çocuk çeteleri var. Devlet çökmüş, onlara bakamıyor. Onları inandırıcı bir şekilde yazmak için çok uğraşıyorum. Bir hikâyede çocuğun varlığı o hikâyeye sanki daha bir gerçeklik, derinlik, hakikilik duygusu verir bana. Olayları çocukların gözünden de görmek isterim.”




Ot’un Şubat sayısına konuşan Orhan Pamuk, her ay düzenli yazılarıyla dergide yer alacak.




‘ROMAN SANATI ÖTEKİNE ŞEFKATLE BAKMA SANATIDIR’

“Benim için roman sanatı başkaları hakkında ahlaki, siyasi yargılar vermek değildir. Ama bu başkalarının niçin böyle davrandığını anlamak için özel gayret etmeye dayanır. Özellikle yurt dışında Kar adlı romanım için röportajlar, paneller yaparken bu durumla çok karşılaştım: Kar’ın kahramanlarından biri Lacivert adlı, bu konuda inançları uğruna şiddete de başvurmaktan çekinmeyen bir siyasal İslamcıdır. Hatta siyasal İslamcı terörist diyebiliriz Lacivert’e. O kitabın röportajlarında da hep aynı şeyi söylerdim, ‘Ben romandaki Lacivert’in siyasi görüşlerine katılmıyorum ama işimin onun hakkında ‘Ne kadar kötü bir terörist’ ya da ‘Ne kadar kötü bir adam’ demek değil, onun niye böyle yaptığını anlamak olduğunu düşünüyorum.’ Tabii ki anlamak ile hak vermek birbirlerinden çok da uzak değiller. Siz anlamaya başladığınız anda, ‘Vaayy! Siyasal İslamcı teröristlere hak veriyor!’ da derler. Halbuki roman anlamanın alanıdır, hak vermenin değil. Kitabın başka bir yerinde siyasal İslam hakkında ona benzeyen kahramanlar ne düşündüğünü de söylerler zaten. Roman kesin düşüncelerin kendi zaferlerini ilan etmeleri gereken bir arena değildir. Karışık, çelişkili düşüncelerin birbirleriyle bütün güçleriyle çarpışacakları ve bu çarpışmadan da alevler, ışıklar çıkartacakları bir yerdir roman meydanı. Bazı romancılar ise hep bir düşünceyi haklı çıkarmak, bir fikri, bir duyguyu haklı çıkarmak için yazarlar. Ben ise hepsini birbiriyle çatıştırmak için yazdığımı hissediyorum” sözleriyle roman sanatına yaklaşımını belirten Pamuk,  sözlerine şöyle devam etti:

“Roman sanatı yalnızca insanlara mahsus, çok özel bir kuvvetten doğar: Biz insanlarda başkalarının acılarını, başkalarının dünyalarını anlamak için özel bir gayret vardır. Birisi acı çekerken onun acısı hakkında kendi hatıralarımıza da dayanarak bir şeyler kurarız ve öteki için üzülürüz. O insanı anlamaya başlamışızdır. Şefkat dediğimiz şey budur çünkü. Üzüntümüz ya da anlama çabamız kimi zaman kendi çıkarlarımızdan da ayrıdır. Hiç bizimle alakası olmayan insanın derdiyle de kederlenebilir, üzülebilir hatta onun sevinciyle sevinebiliriz. Bütün bu ilgi yelpazesi bizi roman sanatına hazırlar, yani başkalarının dertleriyle dertlenebilmek, başkalarının sevinçleriyle sevinebilmek ve o dertleri de, sevinçleri de kendi tecrübemizden de destek alarak hayal etmek… Bu çok insani bir şeydir. Roman sanatı da bizim bu yeteneğimize yani başkalarının durumunu gözümüzün önünde hayal gücümüzle canlandırmaya, bu meraka, bu isteğe dayanır. Bunu yapmaya başladığımız zaman da bir romancı gibi hareket etmeye başlarız” diyen Pamuk Kafamda Bir Tuhaflık romanıyla ilgili olarak da şunları söyledi:

“Özellikle son on beş yılda kayıt aletleri de gelişti. Röportaj yaparken onları kullanıyorum. Kafamda Bir Tuhaflık çok miktarda röportaja dayanır. 1950’lerin sonu, 60’lar, 1970’lerde İstanbul’a gelenler gecekondularını, kendi evlerini elleriyle nasıl yaptılar? Nasıl geldiler? Hangi ilişkilerle geldiler? Amasya, Erzincan, Erzurum, Kastamonu gibi şehirlerden gelenler bugün Bilgi Üniversitesi’nin olduğu tepelerde, Gültepe, Kuştepe gibi yerlere yerleşmişler. Romanımda o tepeleri anlattım. O insanlarla konuşuyordum. Adam gelmiş, kamyon şoförlüğü yapmış; adamcağız ölmüş, doksan yaşına yakın karısı bana anlatıyor: ‘Evde su yoktu, çeşmeye giderdim, gecekondu yapardık…’ hepsini anlatıyor. Her şeyi öğreniyorsun. Bin tane kitap okuman lazım o kadının anlattıklarını bilmen için. O röportajların hepsini sakladım. Hepsini de yaptığım için memnunum. Bu sayede, Kafamda Bir Tuhaflık’ta anlattığım sosyolojik malzeme çıktı. Bu tür ‘çalışma, araştırma’ yapmayı severim, sizi hayat bilgisine götürür.

‘KAFAMDA BİR TUHAFLIK, BİR DESTANDIR BENCE’

Daha zoru o insanları konuşturabilmektir. O röportajların bir de öyle değeri vardır gözümde. Yani romanın dünyasında yaşamış insanlar size kendi hayatlarını bizzat anlatıyorlar. Onların diliyle romanı yazıyorsunuz. Röportajda örneğin ‘Kocanız nerede yatıyor? Nerede mezarı?’ diye sorardım. Başka bir gün o mezarlıkları ziyaret ederdim ve orada mezar taşlarının üzerindeki yazıları okur, not alırdım. Erzurum, Sivas, Erzincan, Kastamonu doğumu; ölümü İstanbul. Mezarlıklarda iç göçü çok açık bir şekilde mezar taşları destanı olarak görüyordum. Kafamda Bir Tuhaflık, bir destandır bence.”

‘NİŞANTAŞILI ORHAN’IN ÖTEKİ İSTANBUL’U’

Orhan Pamuk büyüdüğü eski İstanbul’dan Mevlut’un yaşadığı periferideki İstanbul’a doğru sürdürdüğü yazınsal serüveniyle ilgili olaraksa, “İstanbul’u şimdiye kadar iki türlü anlattım. İlk kitaplarımda anlattığım ‘Benim İstanbul’um’. Yani Nişantaşı, Taksim, Cihangir ama daha sonraki romanlarımda çocukluğumu, gençliğimi geçirmediğim İstanbul’u da anlatmaya başladım. Bu da doğal. Önce insan gençliğinde bildiği, daha iyi bildiği, kendine güvendiği, anlatabileceğine inandığı konuları açar. Ben yirmi üç yaşımdayken bir boza satıcısını ya da tavuk-pilav-nohut satan bir satıcıyı yazmaya cesaret edemezdim. Ancak otuz yıl roman yazdıktan, kendime güvenim geldikten sonra ve o dönemin insanlarıyla röportajlar yaptıktan sonra yazabildim. Bir de İstanbul hakkında yazdıklarım daha bitmeden öteki konulara da geçmek istemedim.

Ama 1990’ların ikinci yarısında kitaplarım çevrilmeye başlayınca, yurtdışında gazeteler bana Türkiye’de kimsenin demediği kadar ‘Aa! İstanbul yazarı! Aa! İstanbul’u anlatıyor! İstanbul, İstanbul!..’ dediler. Türkiye’de demiyordu kimse bana bunu. Olsa olsa köy romancısı olmadığım söyleniyordu. Ama İstanbul yazarı diyen yoktu! Çünkü köy romanı o kadar hâkimdi ki 1970’lerin sonunda. Ben İstanbul yazarı olduğum konusunda Batılıların etkisiyle kendimin bilincine fazla varınca bu sefer buna gerçekten inanmaya başladım. İstanbul ben doğduğumda bir milyondu, şimdi on altı milyon. Zincirlikuyu’dan Levent, 4. Levent, Boğaz’a giden Maslak yolu. Onun bir tarafı Boğaz’ı görür. Çocukluğumda bu tarafıydı İstanbul, öbür tarafı Eczacıbaşı’nın fabrikasının olduğu arazilerle şehir biterdi sanki. O tarafta hiçbir şey yoktu. Şimdi o taraf İstanbul’un nüfusunun daha yoğun olduğu bir yer. O taraf hakkında da yani İstanbul’a benim doğumumdan sonra eklenen bir on dört-on beş milyon insanın hayatını yazmak istedim. Bu bana haklı bir gayret olarak gözüktü. Kafamda Bir Tuhaflık’ı yazdığım için çok memnunum. Hem kendim değiştim hem de yaşadığım şehrin tamamı. Ama önüme bir program olarak, bir proje olarak kitabı koyduğumda korkuyordum. Nihayet ben herkesin gözünde Nişantaşılı Orhan’dım. Aslında kitap hakkındaki gizli gururum şudur: Belki de bunu söylememeliyim ama söylemek istiyorum– kitap çıkmadan önce herkesin ‘Aa! Ne bilir oraları. Anlatamamış, bilmemiş işte!’ demesinden korkuyordum ve hiç kimse demediği için çok mutluyum. İşimi iyi yaptığımı düşünüyorum. Bir hata yapsaydım söylemeye hevesli bin kişi de vardır yani…” şeklinde konuştu.

‘ÜÇ BUÇUK YILDIR VEBA GECELERİ’NE ÇALIŞIYORUM’

Yakın zamanda Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanacak olan yeni romanı Veba Geceleri hakkında konuşan Pamuk, “Üç buçuk yıldır ‘Veba Geceleri’ üzerine çalışıyorum. Fakat bu romanı otuz yıldır düşünüyordum, hâlâ düşünüyorum. Olaylar 20. yüzyılın başında, 1900-1901 yılında Girit-Kıbrıs-Rodos civarındaki bir Osmanlı adasında, yirmi dokuzuncu Osmanlı vilayetinde, II. Abdülhamid döneminde geçiyor. Adada veba salgını başlıyor. 1894’ten başlayarak Batı’ya doğru ilerleyen, Hindistan ve Çin’den gelen ‘Üçüncü Veba Pandemisi’ yani” dedi.

“Yaratıcı kişilerin içinde, kaç yaşında olurlarsa olsunlar hâlâ canlı tutmayı başardıkları bir çocuk vardır. Çocuğun dikkat ettiği türde şeyleri görebilir sanatçılar. Ben de görüyorum. Ne bileyim, en ciddi konuları konuşurken, ‘Aaa beyler, şunun rengine bakın!’ demek gibi. Bir çocuk sorumluluk gerekmeyen, oyun gibi şeylerle de ilgilenebilir. Hep bizim saygı duyduğumuz değerler dünyasına değil, kendi kafasındaki değerler dünyasına inanır çocuklar ve o da biraz bizim dünyamızı sorgulamaya da yarar. Şu anda Veba Geceleri adlı romanımı bitirmeye çalışıyorum” diyen Pamuk Veba Geceleri’ne dair sözlerini şöyle bitirdi:

“Anneleri, babaları veba sırasında ölmüş, çocukevlerinden kaçmış çocuk çeteleri var. Devlet çökmüş, onlara bakamıyor. Onları inandırıcı bir şekilde yazmak için çok uğraşıyorum. Bir hikâyede çocuğun varlığı o hikâyeye sanki daha bir gerçeklik, derinlik, hakikilik duygusu verir bana. Olayları çocukların gözünden de görmek isterim.

Başkahramanlarımdan biri Osmanlı’nın en namlı karantina doktoru. Bir vali var. Valimi seviyorum. Bir de Osmanlı subayım var. Bir Hanım Sultan.”

Röportajın tamamı OT’un Şubat sayısında yer alıyor.

banner3
Yorumlar (0)
10
açık
Günün Anketi Tümü
Olası bir erken seçimde hangi ittifaka oy verirsiniz?
Olası bir erken seçimde hangi ittifaka oy verirsiniz?
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Alanyaspor 9 23
2. Galatasaray 10 20
3. Fenerbahçe 10 20
4. Beşiktaş 9 16
5. Kasımpaşa 10 15
6. Gaziantep FK 10 15
7. Karagümrük 10 14
8. Göztepe 9 14
9. Başakşehir 10 14
10. Konyaspor 9 12
11. Rizespor 9 12
12. Malatyaspor 9 12
13. Hatayspor 7 12
14. Trabzonspor 10 12
15. Antalyaspor 10 10
16. Sivasspor 9 9
17. Erzurumspor 9 9
18. Kayserispor 9 8
19. Denizlispor 9 6
20. Gençlerbirliği 9 5
21. Ankaragücü 8 2
Takımlar O P
1. Altınordu 11 23
2. Ankara Keçiörengücü 11 21
3. Samsunspor 11 20
4. Adana Demirspor 10 18
5. İstanbulspor 10 18
6. Tuzlaspor 10 18
7. Altay 10 17
8. Giresunspor 11 17
9. Bursaspor 11 14
10. Balıkesirspor 11 14
11. Akhisar Bld.Spor 11 13
12. Adanaspor 9 12
13. Menemen Belediyespor 10 12
14. Bandırmaspor 11 11
15. Ümraniye 11 10
16. Ankaraspor 11 8
17. Boluspor 10 7
18. Eskişehirspor 11 1
Takımlar O P
1. Tottenham 10 21
2. Liverpool 10 21
3. Chelsea 10 19
4. Leicester City 10 18
5. West Ham 10 17
6. Southampton 10 17
7. Wolverhampton 10 17
8. Everton 10 16
9. M. United 9 16
10. Aston Villa 9 15
11. Man City 9 15
12. Leeds United 10 14
13. Newcastle 10 14
14. Arsenal 10 13
15. Crystal Palace 10 13
16. Brighton 10 10
17. Fulham 10 7
18. West Bromwich 10 6
19. Burnley 9 5
20. Sheffield United 10 1
Takımlar O P
1. Real Sociedad 11 24
2. Atletico Madrid 9 23
3. Villarreal 11 20
4. Real Madrid 10 17
5. Sevilla 9 16
6. Cádiz 11 15
7. Barcelona 9 14
8. Granada 10 14
9. Athletic Bilbao 10 13
10. Elche 9 13
11. Getafe 10 13
12. Eibar 11 13
13. Deportivo Alaves 11 13
14. Valencia 11 12
15. Real Betis 11 12
16. Osasuna 10 11
17. Real Valladolid 11 10
18. Celta de Vigo 11 10
19. Levante 10 8
20. Huesca 11 7