Yazar Berivan Kaya: Edebiyat da, şiir de çelişkinin deviniminden filizlenir

Yazar Berivan Kaya; "Aile dostumuz Nimet Gültekin sarıp sarmalanmış iki kız bebeği alıp mahcup şekilde babamın yanına götürüyor, bizden dört yaş büyük olan ablamız da kız; tabii o dönem doğuda kız çocukları pek sevinçle karşılanmıyor; babam bu mahcubiyeti anlıyor ve şöyle diyor : “Demirel gibi oğullarım olacağına Behice Boran gibi kızlarım olsun.”

Söyleşi-Röportaj 03.02.2021, 21:27 03.02.2021, 22:14
135
Yazar Berivan Kaya: Edebiyat da, şiir de çelişkinin deviniminden filizlenir

Bilindiği üzere  "Ötekilerin Gündemi" haber sitemizin yazılımını güncelleştirdik, bu doğrultuda daha önce (14/02/2019) yaptığımız söyleşi ve röportajlarımızı yeni sitemizde tekrar paylaşıp, sitemizin kategorilerini  güncelleştiriyoruz. 

İSTANBUL- ÖTEKİLERİN GÜNDEMİ- Yazar Berivan KAYA, Gazeteci Hamza ÖZKAN’nın sorularını yanıtlarken; Hepimizin somut insani istek ve ihtiyaçlarımızı, anadil, zihinsel yaratıcı kapasite gibi varoluşsal edimimizi doğrudan söz ve kararla yerine getirecek bir toplum için değiştirme dönüştürme çabası içinde olması gerek. Bunu her an her yerde ortak güçlerle inşaya dönüştürerek ve birleşerek büyütebiliriz



Söyleşimize sizi tanıyarak başlayalım, Berivan Kaya kimdir, hayata nasıl bakar, hayatı nasıl anlamlandırır?

Dersim’de doğdum. İstanbul’da büyüdüm. Doğumuma dair kısa bir anekdot aktarayım. 1970 yılı. Eve ebe çağırmışlar. İlk ben doğmuşum. Doğum sona erdi derken ebe ikizim olduğunu fark etmiş. Annemin solunumu zayıfladığı için telaşlanıyor; hem anneyi hem bebeği kaybetme korkusu... Neyse ki 15 dakika sonra kardeşim Evin sorunsuz doğuyor. O da kız. Aile dostumuz Nimet Gültekin sarıp sarmalanmış iki kız bebeği alıp mahcup şekilde babamın yanına götürüyor, bizden dört yaş büyük olan ablamız da kız; tabii o dönem doğuda kız çocukları pek sevinçle karşılanmıyor; babam bu mahcubiyeti anlıyor ve şöyle diyor : “Demirel gibi oğullarım olacağına Behice Boran gibi kızlarım olsun.”


Behice Boran gibi kızları oluyor mu peki?

Behice Boran gibi kızları oluyor mu peki? ile ilgili görsel sonucu

Aksi olması güçtü. Anne sosyalist baba sosyalist... Daha ilkokul birinci sınıftayken annem bize Behrengi’nin kitaplarını okuttu. Ailede sosyalist değerlerle büyüdük, diğer yandan da bu tür toplumcu gerçekçi kitaplar vardı. Dostluk, dayanışma, sevgi, diğerkâmlık gibi duyguları anlamak ve empati duygusunu geliştirmek yaşamın gerçekliğine dokunan kitaplarla mümkün oluyor. O yüzden çocuk edebiyatında gerçekçilik çok önemli; bugün toplumsal duyarsızlığa ve örgütsüzlüğe bu denli hayıflanırken çocuk edebiyatının da hiçbir şey söylemeyen genel geçer, boş bir içeriğe kaydığını görmek gerek. Bizim o yıllarda farkımız buradaydı; yoksulluğa, savaşlara ve devlet baskısına yönelik çocukça da olsa bir tepkimiz oluşuyordu. Etrafımızda devrimci, sosyalist insanlar, aydınlar vardı. Anlamasak da dinlediğimiz pek çok sohbet, belli duyarlılıklara aşinalık yaratıyordu. Marşlar ezberliyor bağıra çağıra söylüyorduk. İlk şiirlerimi on yaşında yazmaya başladım. Irkçılığa, yoksulluğa, savaşlara karşı bildirisi olan şiirlerdi. Hatta orta birinci sınıfta okulun düzenlediği öğretmen konulu şiir yarışmasında bir şiirim birinci seçildi. Orta sona geçtiğimde derslerin ağırlığından şiiri bıraktım. Zaten üniversitede, öğrenci gençlik hareketi içinde korsandan korsana, forumdan foruma koşturuyorduk, ayrıca dünyayı değiştirmeye o zamanlardan sevdalanmıştık. 1990’lar faşizm sonrası sosyalist örgütlerin yeniden depara geçtiği dönemlerdi. Sonrasında, evlilik, çocuk, geçim derdi derken bu yoğunluk içinde yazmayı bıraktım fakat okuma kesintisiz sürdü.

 

Bir yazar olarak dil sizin için ne ifade ediyor, yazmak ve ana dili ile yazmak arasındaki farkı nasıl değerlendiriyorsunuz?

İki anadilliyim fakat Kürtçeyi bilmiyorum. Annemin yanında, İstanbul’da büyüdük. Babam anadil dâhil Kürtlerin özgürce varolma mücadelesini verdiği için uzun yıllar sürgünde kaldı. Kürtçe anadil eğitimi olmadığı için milyonlarca Kürt, Türkçe öğrenim görmek ve sonrasında Türkçe yazmak ve konuşmak zorunda kalıyor. Yaşamda kalmak ve kendini yeniden üretmek için gereken en büyük bilgi dağarcığını öğrenim örgütlenmesi içinde oluşturuyorsun. Ana dil eğitiminden yoksunsan hangi alan olursa olsun ana dilde üretici etkinlik göstermen çok zor. Bugün böyle bir ortamda Kürtçe kitap yayımlayan yayınevlerinin, Kürtçe yazan şair ve yazarların verdiği mücadele çok kıymetli. Tüm kısıta, baskıya, yok saymaya rağmen bir varolma savaşı var. O halde zaten Kürtler kendi dillerinde yazmıyor gibi bir saptama şovencedir ve gerçeği yansıtmamaktadır. Ana dilinle topluma, yaşama katılamamak ve yaşamı dönüştürememek ciddi bir yabancılaşma duygusu bir yandan da derin bir varlıksal yarılma sürecini getiriyor. Dostoyevski’nin Öteki romanındaki Bay Goladkin gibi. Nefret ettiğin halde yaşamda kalmak için ona uymak zorunda olduğun, katlandığın ve her an ıstırap çektiğin öteki kimlik. Kürtlerde bu kimlik iki boyutlu; hem iktidarın kuşatıcı, sömürücü bilinci, hem de ezen ulusun yaralayan bilinci. Hayatta kalma çabası sevinç yerine, içe bastırılan, sürekli bir çileye, kedere dönüşüyor. Bugünlerde Türk edebiyatı mı Türkçe edebiyat mı türünden kavramsal tartışmalar yapılıyor. Ülkede tarihsel olarak hakları gasp edilmiş milyonlarla ifade edilen bir halk var, anadilinde öğrenim görmüyor. Ermeniler ve Lazlar azınlık olarak yine kendi dillerinde öğrenim görme hakkına sahipken görmüyor. Bunlar evrensel ilke ve haklar. Bu varoluşsal engeller varken Türk edebiyatı demek nasıl bir meşruluğa oturuyor düşünmek gerek. Diğer yandan maddi alt yapıdan, günlük dünya işlerinden yalıtılan, ev hapsi yaşayan dil, kültürel alanda derin bir kopuş yaşıyor ve edebiyatta ortaya çıkması beklenen yaratıcı etkinlik ve özgünlük yara alıyor. Bu temel varoluşun özgürce gerçekleşmesi ülkenin bütününe gerçek demokrasinin gelişine bağlı ki, bu da sanırım devrimci dönüşümlerin uğraklarıyla mümkün.

 


Yazmak sizin için nasıl bir anlama sahip, bir romanı, bir şiiri ya da diğer edebi metinlerinizi yazarken hangi aşamalardan geçiyorsunuz, nasıl yazıyorsunuz?

Yazmak “insanın var olmak çabası”na dönük bir etkinlik bana göre. İnsanlaşma çabası da diyorum. Aslında bu iki yönlü bir iradeyi istiyor. Bir yandan sizi belirleyen, size pek çok şeyi dayatan sistemi değiştirme ve dönüştürme çabası, buradan ortak çıkarı ve iyiyi inşa etme gücü. Çünkü bireysel çıkarımızın akıbeti ortak çıkarlarımızın sağlanmasından geçiyor. Burada bir ortaklaşmacılık fikri başta emeğin özgürleşmesi olarak her türlü özgürleşme alanına götürecek bir somuta yani hakikate oturuyor. Kolektif emek hareketimiz hiçbir gurubun, sınıfın, kişinin denetiminde ve yönetiminde olmamalı. Üretmeyi ve bölüşmeyi birlikte karar altına almak, anadil ve tüm zihinsel/kültürel yaratıcılığımızı özgürce yaşamak. Bu amaca ulaşmanın kavramsal karşılığı devrimci politikadır.

İkinci olarak sanat ve bilim alanındaki yaratıcı etkinlik insanın türsel özelliği için de olmazsa olmaz bir gerekliliktir.  Zihinsel düzeyde yaratmak ve üretmek bir insani yücelme ve haz barındırır.

 


Devrimci politikanın sizin yazma eyleminiz içindeki karşılığı nedir peki?

Yazma süreci de hangi tür olursa olsun bu bütünsel gerçeklik anlayışıyla bir yansıtmayı sorumlu kılıyor. Diyelim ki savaşı anlatıyorsunuz; savaştaki çıkar, yıkım, göç ve yok ediciliği yansıtmak bir betimlemenin dışına çıkamıyorsa orada gerçekçi sanattan söz edilemez. Örneğin William Faulkner’ın bir çocuğun gözünden “kuzey güney” savaşını anlattığı Yenilmeyenler romanı savaş görüntülerinin dışına taşmaz. Yıkım ve yağmacılığın yanı sıra özgürleşmeleriyle ortada kalan güneyli kölelerin yollardaki sefaleti ve çaresizliği; tüm bunlar savaşın gerçek nedenlerine inmez. Kuzey’deki kapitalizmin erken gelişmesi ve fabrikalarda Güney’in büyük çiftliklerindeki ucuz köle emeğine ihtiyaç duyulması savaşın asıl nedeni olduğu halde yazar tarafından bilinçli ya da bilinçsiz es geçilir. Yaşar Kemal’in Ada üçlemesinden Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana romanında ise kimlikler üzerindenmiş gibi gözüken savaşın; insanı insan dışı ölüm makinesine çeviren durumun arka planı anlatılır. Bu bütünlükçü düşünme bir yandan üretim ilişkilerinin belirleyiciliğine ve sınıfsal bakışa oradan sistemsel hakikate varmayla ve o hakikati sorgulamayla ilgilidir nihayetinde. O halde sanatta görüneni, durağanı değil tarihsel akıştaki gerçekliği göstermek etik bir ilke olmalıdır. Ve gerçekçilik insanı, yazgı illüzyonundan kurtardığı için de ister istemez bir değiştirme dönüştürme bilincine vardırır. Devrimci politika, tam da bu praksis yani toplumu ortak çıkarlarda dönüştürme eylemi için gözbağını çözmenin yolunu inşa eder. Sanat gözbağını çözmelidir.



Sizin şiirlerinizde sadece duygularınız yok, bir tarih ve bir felsefe var, şiirlerinizdeki bu dokuyu açıklar mısınız okuyucularımız için?

Bana göre sanat toplumsal çelişkilerden yola çıkar ve ortak iyi yararına yansıtmaya girer.  İster trajedi, ister dram olsun edebiyat da, şiir de çelişkinin deviniminden filizlenir. Çelişki dediğimiz şey yaşamda farklılıkların, eşitsizliklerin veya tahakkümün yol açtığı dertlerdir. Mesela anadil yasağı bir çelişki ve derttir. Emek sömürüsü ve yoksulluk çilesi bir çelişkidir. Keza aşk, arzu nesnesinin imkânsızlığı nezdinde bir çelişki ve acıdır. Çelişki ve burada yatan devinim istemi yoğun bir duygu yaratmakla birlikte yoğunluğun hakikat çözümlemesine ihtiyaç duyar. İmgelerin gideceği çağrışımlar bütüncül bir sorgulama alanıdır. Salt duyguya dayanan, betimleyici şiiri divan şiirinin gazellerinde bulabilirsiniz. Sevgiliye zarafetli sözcükler sıralamak aşkı sorunsallaştırmaz. Görece özgür olan halk şiirinde ise dünya ve aşk hallerine dair dertlenme vardır.  Diyelim ki başınızdan geçenler hayli sarsıcı deneyimlerdi. Bu yoğunluğu(derdi-acıyı) sorunsallaştırmadan, içsel çelişkiyi anlamlandırmadan ve dış dünyadaki ilişkiler ile bağını kurmadan yansıtmak bir iç dökmeye dönüşür. Bugün modernist ve postmodernist şiir bu tür kendinden yola çıkıp derinlikli bir şey söyleyemeyen pek çok örneği barındırmaktadır. Örneğin aşka dair kavuşmazlık, özlem, hüzün duyguları aynı zamanda bir imkânsızlık boyutunu da taşır. Ki bu imkânsızlık insanın hapsolduğu aile, evlilik, mülkiyet ve sınıf çelişkileriyle bağlamlıdır. İnsanlığın maddi yaşantısındaki bütünlüklü bağlama dönük diyalektik imgeler kurmak, anlamı gerçeklikle ilişkilendirmektir. Aslında benim şiirlerimde tarih ve felsefe, insan ve toplum somutundaki kolektivist imgelerle anlam ilişkilerine dönüşüyor. Diyalektik maddeci yöntemle yansıtmak diyebiliriz buna ve postmodernlerin eleştirisinin aksine burada bir kesinlikten söz edemeyiz. Fakat yaşamı bütünlüklü ilişkileriyle göstermek, hakikate yani kolektivist insan lehine bir tartışmayı sürdürmeyi mümkün kıldığından toplumsal dönüşüme ve özgürleşmeye katkı yapar.


Bay CH adında bir romanınız yayınlandı 2010 yılında, romanınız eleştirel biz zemin sunuyor okura, kitaptaki temel eleştiri nedir, kahramanlar nasıl bir kurguyla bu eleştiriyi sunuyor?

Bugün belki küresel neoliberal kültürleşme içinde en çok konuştuğumuz konulardan biri tüketim hazcılığı. Stuart Mill’in tüketim arzusunu küçümseyen knik yaklaşımını ve Epikür’ün kendine yeter bilgi fetişizmini bugünkü tüketim çılgınlığının karşısına bir seçenek olarak koyup geçmiş romantizmi yapamayız elbette. Burada Sean Sayers’in insan tarihinin gelişiminin yalnızca üretim ilişkilerinin gelişim tarihi olmadığına, aynı zamanda insan doğasının da maddi ihtiyaçların gelişimine bağlı olarak gelişip değişimlere uğradığına ilişkin Marksçı yaklaşımına atıfta bulunalım. Dolayısıyla maddi ve manevi ihtiyaçların genişlemesi, çeşitlenmesi olağandır ve isteklerin doyurulmasının hazza yol açması kadar doğal bir süreç yoktur. Benim romanda sorunsal olarak ele aldığım ve marka avcılığı yapan iki yadsınmış karakter üzerinden eleştirdiğim konu, tüketim hazcılığının tekelci kapitalizm tarafından bir kültürleşme olarak dayatılmasıdır. İnsanın bir kısım ihtiyaçları artık öylesine yapaydır ki, tamamen reklâm endüstrisinin dünya tekellerine hizmetiyle üretilir. İnsanın düşünme, yaratıcılık, sanat gibi türsel ayrımı olan bilişsel yetilerini geliştireceği olanaklar kapitalizmde yok edilmiştir. Üret ve üretileni tüket mottosu içinde insan dışı bir varlığa, robota dönüşüm bir yandan ücretli kölenin ücretinin de tamamen sermaye lehine metalaştığını gösterir. Burada neyi tüketeceği konusunda da edilgindir, çünkü marka avcıları her dakika reklâm ve marka bombardımanı sayesinde insanların ruhlarını çalarlar ve neyi tüketeceklerini ruhlarına üflerler. Hikâye iki olumsuz kahraman üzerinden yer yer fantastik bir kurguyla bu şekilde sürüyor.


Türkiye’nin geleceğine dair endişeleriniz nelerdir, bu gidişat sizi, sanatı ve özelde de edebiyatı nasıl etkiliyor?

Endişelenecek bir durum yok. İktidarın, egemen olanın karşısında hep birlikte var olmak gerek. Tüm dünya hakları aynı kuşatmayla karşı karşıya. Sömürü, ezme, yoksulluk, savaş, ölüm, göç, sürgün hep yönetilen sınıfların, sömürge halkların yani emekçi halkların başına gelen felaket ve kederler, fakat yazgıdan değil. Kapitalist sistem ve iktidarlardan. Bugün dünyadaki yoksul ülke halklarının başına gelen kıyım, gözyaşı yirminci yüzyılda gelişmiş kapitalist ülkelerin de başındaydı. Öte yandan faşizm, aşırı yoksullaşma ve savaş yeniden onların da gündemine gelmez diye bir şey yok. Kapitalizmin eşitsiz gelişimi ve krizleri dâhilinde bu mümkün. Devrimci politika ve devrimci (gerçekçi) sanat en çok bu eksende, sermaye sınıflarının ve baskı örgütlerinin kendi rahatları ve çıkarları için, yazgıyı,  yalan ve gözbağıyla halklara dayattıklarını göstermek durumundadır.

Hepimizin somut insani istek ve ihtiyaçlarımızı, anadil, zihinsel yaratıcı kapasite gibi varoluşsal edimimizi doğrudan söz ve kararla yerine getirecek bir toplum için değiştirme dönüştürme çabası içinde olması gerek. Bunu her an her yerde ortak güçlerle inşaya dönüştürerek ve birleşerek büyütebiliriz. Siyasal oluşumlar, kadın, gençlik,  çevre, LGBTİ gibi toplumsal hareketler bu çabayı sürdürebilirler. Sanat da bu çabayı sürdürmelidir. Edebiyat ve şiir de bu insanlaşma çabasının, özgür bir dünya oluşturma çabasının dışında olamazlar. Olmamalıdırlar.

Ötekilerin Gündemi olarak teşekkür ederiz

Teşekkür ederim 

Yorumlar (0)
8
parçalı bulutlu
Günün Anketi Tümü
Olası bir erken seçimde, Z Kuşağının oy dağılımı nasıl olur?
Olası bir erken seçimde, Z Kuşağının oy dağılımı nasıl olur?
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Galatasaray 25 54
2. Beşiktaş 24 51
3. Fenerbahçe 25 51
4. Trabzonspor 25 48
5. Alanyaspor 25 42
6. Hatayspor 25 42
7. Gaziantep FK 25 39
8. Karagümrük 25 37
9. Antalyaspor 25 33
10. Göztepe 25 32
11. Sivasspor 24 31
12. Konyaspor 24 30
13. Malatyaspor 25 30
14. Kasımpaşa 25 29
15. Rizespor 25 27
16. Kayserispor 25 25
17. Erzurumspor 25 25
18. Başakşehir 25 24
19. Denizlispor 25 21
20. Ankaragücü 24 20
21. Gençlerbirliği 24 20
Takımlar O P
1. Giresunspor 23 53
2. Samsunspor 23 49
3. İstanbulspor 23 43
4. Altınordu 23 41
5. Adana Demirspor 23 39
6. Ankara Keçiörengücü 23 38
7. Altay 23 38
8. Tuzlaspor 22 37
9. Bandırmaspor 23 31
10. Bursaspor 22 31
11. Ümraniye 23 31
12. Adanaspor 23 26
13. Balıkesirspor 22 23
14. Menemen Belediyespor 22 23
15. Boluspor 22 22
16. Akhisar Bld.Spor 23 19
17. Ankaraspor 22 13
18. Eskişehirspor 23 7
Takımlar O P
1. Man City 25 59
2. M. United 25 49
3. Leicester City 25 49
4. West Ham 25 45
5. Chelsea 25 43
6. Liverpool 25 40
7. Everton 24 40
8. Aston Villa 23 36
9. Tottenham 24 36
10. Leeds United 25 35
11. Arsenal 25 34
12. Wolverhampton 25 33
13. Crystal Palace 25 32
14. Southampton 25 30
15. Burnley 25 28
16. Brighton 25 26
17. Newcastle 25 25
18. Fulham 25 22
19. West Bromwich 25 14
20. Sheffield United 25 11
Takımlar O P
1. Atletico Madrid 23 55
2. Real Madrid 24 52
3. Barcelona 24 50
4. Sevilla 23 48
5. Real Sociedad 24 41
6. Villarreal 24 37
7. Real Betis 24 36
8. Levante 24 31
9. Granada 24 30
10. Athletic Bilbao 23 29
11. Celta de Vigo 24 29
12. Valencia 24 27
13. Osasuna 24 25
14. Cádiz 24 25
15. Getafe 24 24
16. Deportivo Alaves 24 22
17. Eibar 24 21
18. Real Valladolid 24 21
19. Elche 23 21
20. Huesca 24 19
Günün Karikatürü Tümü