Suzan Samancı ve Diyarbekir odağında taşranın ruhu

 

Doğru söylüyor Mehmet Uzun, umut ayakta, sesler çıkıyor çünkü.

 


Artı Gerçek-Nusret GÜRGÖZ


Söz taşraya gelince, nedense hep aklıma sevgili Salih Bolat’ın ‘Aile Fotoğrafı’ şiiri gelir. Şiiri birlikte okuyalım:

 

babam; romantik taşralı

bütün demiryolu işçileri gibi

karlara saplanmış bir tren durur

uzak bakışlarında

yolcuların çoktan terk ettiği

 

annem; onu düşününce avlumuz gelir aklıma

üstünde cırcır böcekleri öten dut ağacı

bacakları romatizmalı yemek masası

yağ tenekelerinde akşamsefaları, ortancalar

annem, Türk filmlerine ağlar

 

ağabeyim; evinin bir köşesinde eyfel kulesi

paris’e gitmişti ya, sanki hiç gitmedi

fotoğrafları, altmışların türkiye tarihi

yüzünde yarı-feodal bir gülümseme

hâlâ kullanır aynı bıyık biçimini

 

ablam; yanlış bir karar gibi dururdu

saçlarını tararken aynanın karşısında

şimdi hem çalışıp hem okuyan iki oğlu var

(küçüğü şiir kitapları satın alıyormuş diyorlar)

ablam, modası geçmiş bir şarkıdır şimdi

 

ben yine gidiyorum üniversitedeki işime

masamın ortasından bir nehir akıyor sabahları

ayaklarımı sarkıtıp bakıyorum suyun dibine

suyun dibindeki kitaplara, yönetmeliklere

öğrencilere, öğretim üyelerine, sekreterlere

dünya herkese yeter, diyorum

haydi çıkın, suyun üstüne!

 

Nurdan Gürbilek, Yer Değiştiren Gölge kitabındaki ‘Taşra Sıkıntısı’ başlıklı yazısında taşralılık deneyimini şöyle anlatır: ‘…Evin içinde, dört duvar arasında, dantelli tül perdelerim arasında yaşanan bir sıkıntı. Her gün aynı saatte geçen trenin sesinin böldüğü, tren ufukta kaybolurken yeniden bütün ağırlığıyla çöken; yolu bir kasabaya düşmüş bir kervanın çanlarıyla dağılan, çan sesleri sönüp gittiğinde daha da artan bir sıkıntı. Ancak taşrada bulunmuşların, hayatlarının şu ya da bu aşmasında taşranın darlığını hissetmişlerin, hayatı bir taşra olarak yaşamışların, kendi içlerinde bir şeyin daraldığını, benliklerinin bir parçasının sapa ve güdük kaldığını, giderek bir taşradan ibaret kaldığını hissedenlerin anlayabileceği bir sıkıntı. Ancak küçük bir pencereden gün boyu sokaktan geçenleri seyretmenin, bütün gün deniz üstünde taş sektirmenin, uzayıp giden dedikoduların bütün gün kahvede tavla oynamanın, açık saçık fıkraların, horoz güreşlerinin, gizlenmek zorunda olunan cinsel düşlerin bir an için eritilebildiği, giderek daha çok artırdığı bir sıkıntı…’

 

Annelerin Türk filmlerine ağladıkları, ağabeylerin yarı feodal bıyık bıraktıkları, ablaların aynada saçlarını taradıkları taşra günleri çok uzakta kaldı. Nurdan Gürbilek’in kişisel deneyimlerinden apardığı taşra anlatımı, bugün devam etse bile, deyimi yerindeyse köprülerin altından çok sular aktı.

 

Osmanlı’da ‘taşra’ İstanbul’un dışıdır. Devlet, İstanbul’dan yönetilir. Osmanlı münevverleri de bu kentte yaşarlar. İstanbul dışındaki hayat, deyimi yerindeyse Ömer Seyfettin’in Yatık Emine ile Refik Halit Karay’ın Şeftali Bahçeleri’ndeki gibi bütün vasatlığıyla sürer gider.

 

1923, bu topraklarda bir kırılmadır. Devletin bürokrasisi Ankara’ya taşınmış; ama Ankara ve Anadolu yine taşra kalmıştır. Bu yıllarda hayat, Reşat Nuri Güntekin’in Anadolu Notları’ndaki gibi akar gider.

 

Bütün ulus devlet yaratma süreçlerinde olduğu, bu topraklarda da farklıları yok sayan bir Ulusçuluk düşüncesi yaşanır / hayat bulur. Edebiyat, Köy Enstitülü yazarlarla Anadolu’ya taşınır ya da Anadolu edebiyata taşınır. Bu dönemde ise hayat, Mahmut Makal’ın Bizim Köy’ündeki gibi akıp gider.

 

Sonra işte darbeler olur. 12 Mart ve 12 Eylül gelişen serpilen toplumsal muhalefeti acımasızca ezer. Hayat 12 Mart’ta, Sevgi Soysal’ın Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’ndaki; 12 Eylül’de ise Pamuk Yıldız’ın O Hep Aklımda‘sındaki gibi akıp gider.

 

Sonra işte hayat başkalaşır. Şiir de öykü de insandan uzaklaş(tırıl)ır. Hayatımıza çok renkli televizyon kanalları, cep telefonları, internet…vb girer. Taşralar metropole akar. Metropoller taşralaşır. Taşralar dönüşür, metropolleşir.

 

Melih Pekdemir,‘Taşranın taşı toprağı altında ne vardır?’ başlıklı yazısında şöyle der:’…Elbette Türkçede, İstanbul dışı külliyen taşradır, bu tespite katılmayıp da, ‘Ankara dahil ama belki Levanten İzmir hariçtir.’ şeklinde pekala şerh düşülebilir. Bir de şu var: Türkiye’deki belediye mevzuatına büyükşehir kategorisi eklendiğinden beri taşra kavramı başka bir muğlaklık daha kazanmıştır. Şimdi mesela Diyarbakır ‘büyükşehir’ belediyesi vardır. Diyarbakır, batıda yaşayanlar için taşradır ve hatta sürgün yeridir ; ama Kürt vatandaşlarımız için hakikaten büyük şehirdir, Şark’ın Paris’idir.’

 

Melih Pekdemir, sorularını doğru sorar, tespitini doğru yapar. Taşra da metropol de mutlak kavramlar değildir(ler).

 

Hele Diyarbakır için söyledikleri tam yerli yerindedir.

 

Diyarbakır, Diyarbakırlıların deyimiyle Amed, üç bin yıllık kadim bir şehirdir. üzerinde farklı uygarlıkların geçtiği, belleği güçlü bir şehirdir. Dört tarafı surlarla çevrili olan, Şeyhmus Diken’in deyimiyle sırrını surlarına fısıldayan, Ahmed Arif’i, İhsan Fikret Biçici’yi, Esma Ocak’ı, Yılmaz Odabaşı’yı, Veysel Öngören’i, Kemal Varol’u, A.Hicri İzgören’i, Mıgırdıç Margosyan’ı, Karin Karakaşlı’yı, Suzan Samancı’yı… yetiştirmiş, üretken ve muhalif bir şehirdir.

 

Bu yazarların ortak özelliği, farklı etnik yapılardan gelmelerine karşın Türkçe yazmalarıdır.

 

Mehmet Uzun, bir yazısında : ‘Diyarbakır; harcı, acı ve hüzünle karılmış ama umudu her zaman diri tutmuş, ebedi kent.

 

Diyarbakır; benim gibi yüzlerce binlerce insana gündelik yaşamında, yaratıcı uğraşında, karşı duruşunda kaynak olmuş, mukaddes toprak.

 

Diyarbakır; bedeninde derin yaralar açılmış yaralı kent.

 

Faulkner bir söyleşisinde siyahlara ilişkin şunları söylüyordu:’onlar bizden daha iyi… Erdemleri ise dayanma güçleri.’

 

Diyarbakır ahir zamanlardan bu yana, zamanın ve insanın sayılmayacak kadar çok musibet ve felaketine karşı durabilmiş, dayanabilmiş bir kent. Bir erdemli yürek.

 

Diyarbakır; acısı, hüznü ve umudu henüz yeterince seslendirilmemiş bir kent.

 

Ama sesler çıkıyor işte. Umut hâlâ ayakta…’

 

Doğru söylüyor Mehmet Uzun, umut ayakta, sesler çıkıyor çünkü.

 

Bu seslerden Suzan Samancı son yıllarda, güçlü öykü yapısıyla karşımıza çıkmaktadır.

 

Suzan Samancı 1963 yılında Diyarbakır’da doğdu. Edebiyata şiirle başlayan Samancı’nın ilk şiirleri 1985-87 yıllari arasında Sanat Olayı dergisinde yayımlandı. İlk öyküleri Eriyip Gidiyor Gece adlı kitapta bir araya getirildi. Reçine Kokuyordu Helin (Can Yayınları, 1993), Kıraç Dağlar Kar Tuttu (Can Yayınları,1996; İletişim Yayınları, 2002) ve Suskunun Gölgesinde (İletişim Yayınları, 2001) adlı öykü kitapları yayımlandı. Reçine Kokuyordu Helin, aynı adla Almanca olarak İsviçre’de, Flamanca olarak Belçika’da, İspanya ve İtalya’da yayımlandı. Ayrıca, Bajare Mirine (Ölüm Kenti) adlı kitabı Avesta Yayınevi tarafından Kürtçe olarak yayımlandı. Kıraç Dağlar Kar Tuttu 1997 yılında Orhan Kemal Öykü Yarışması’nda ikincilik ödülü aldı. Samancı’nın ‘Perili Kent’ adlı öyküsü Almanya’nin Sesi Radyo’sunun açtığı yarışmada, ilk yirmi beşe girip, Almanca ve Türkçe olarak yayımlandı. ‘İki Anne’ adlı öyküsü, İngilizce’ye çevrilip Uluslararası PEN’de yer aldı.

 

Tanıl Bora, bir kitabında 1970’lere kadar Anadolu’yu dingin bir taşra kasabasına benzetir. Her biri birbirinin benzeri olan günlerde, hayat ağır akmaktadır. Sonra işte bildiğiniz üzere sokaklar kan revan olur.

 

Diyarbakır, bu acılardan fazlaca etkilenmiş kentlerdendir.12 Eylül’ün baskısının en ağır yaşandığı kentlerdendir. Binlerce insan işkenceden geçirilmiş, abartmasız – neredeyse girilmedik ev kalmamıştır. Diyarbakır Cezaevi, baskının ve zulmün en ağır yaşandığı cezaevlerindendir. Bu cezaevlerinde onlarca insan öldürülmüş, genç kızlara, kadınlara tecavüz edilmiştir.

 

Diyarbakır; asıl dönüşümü 1984’te başlayan, 1990’larda şiddetlenen ‘düşük yoğunluklu savaş’tan sonra yaşamıştır. Bu yıllarda, bu bölgede beş bin civarında köy boşaltılmıştır. Boşaltılan köylerden Diyarbakır’a yerleşen insanlarla birlikte Diyarbakır’ın nüfusu bir milyonu aşmıştır. Yine bu yıllarda başlayan Kontrgerilla ve Hizbullah cinayetleriyle beş bin civarında insan katledilmiştir. Kentin sosyolojik yapısı değişmiştir. Bugün yoksulluğun en ağır yaşandığı kentlerdendir Diyarbakır.

 

Suzan Samancı’nın ilk kitabı 1991 tarihlidir. Yani bu acıların yaşanmaya başlandığı tarihte çıkmıştır. Edebiyat metni elbette sosyolojik ya da tarihsel metin değildir. Ancak Suzan Samancı’nın öykülerinde, sosyolojik bir arka plan vardır / bulmak mümkündür.

 

Yorgun ve yoksul kadınlar, eve dönemeyen babalar, boşaltılan köylerden kente sığınmış umarsız köylüler, yakılan köylerden akrabalarının yanına sığınmış çocuklar, öldürülen gazete dağıtıcıları, töre baskısı altında inleyen genç kızlar – kadınlar, intihar edenler, töre cinayetine kurban giden Rojin, kocası öldürülmüş kadınlar, oğulları öldürülmüş analar, kentin üzerinden gürültüyle uçan savaş uçakları, fır dönen helikopterler, köy korucuları, geceleri insan avına çıkan bay x’ler, işkenceler, foseptik çukuruna sokulan mahpuslar, ölenlerin ardından yakılan ağıtlar, gelecek peşinde koşan gençler – genç kızlar, ensesinden kurşunlanarak öldürülen devrimciler, itirafçılar, Halepçe’den gelen sevgililer, özel timler, onların kalın enseli eğitilmiş köpekleri, bağbozumları, çömçe gelin, kaçak tütün saran ihtiyarlar, Dersim isyanından sonra Anadolu’nun farklı coğrafyalarına sığınmış Dersimlilerle yarenlikler, yolculuklar, babasının tayini nedeniyle yaşadığı Anadolu kasabaları… öykülerine konu olmuştur.

 

Barışı, insanca yaşamayı, kardeşliği… edebiyatın o naif yanıyla buluşturmuştur / savunmuştur, savunmaktadır.

 

Sözümü bir başka coğrafyadan, Kıbrıs’tan, Neşe Yaşın’dan bir alıntıyla noktalayacağım:

‘Sonra bir gün babam “ milleti ”nin davasına inandı ve milletin şairi olmaya karar verdi. O günlerde, acıları ve ölümü anlatan, ataları ve şehitleri yücelten, düşmanlardan intikam çağrısı yapan şiirler her yanı dolduruyordu. Babam, o dönemin en önde gelen şairlerinden ben ise İlkokuldaki milli şiir okumalarının yıldızlarından olmuştum. Yıllar sonra, büyüyüp de hayatı anlamaya başlayınca Kıbrıs’ın pratiğinde çok net olarak gördüğüm bir şey oldu: Milliyetçilik, ölüm ve yıkım demektir. Milliyetçilik savaş demektir. Milliyetçilik kalbine sınırlar koymak; sevginin karşısında nefreti büyütmek demektir. Milliyetçilik, ülkemizi mahveden, bizlere felaketi getirendir.’

 

Hepinize sevgiler sunuyorum.

 

2008 Güzü / Antalya

 

Derkenar : Bu yazı, 2008’de Antalya’da, ANSAN’da, ‘Taşrada Öykü’ Sempozyumu’da sunulan bildirinin metnidir. Daha önce yayımlanmadı.

şişli escort avcılar escort esenyurt escort