İSTANBUL- ÖTEKİLERİN GÜNDEMİ RÖPORTAJ; Aktivist ve Dilbilimci Necmiye ALPAY, Genel Yayın Yönetmenimiz Hamza ÖZKAN’nın sorularını yanıtladı.

"İnsan haklarına değer veririm; yalnızca devlet karşısında bireyin haklarına değil, daha güçlü olan karşısında daha zayıf olanın hakkı, etik bir mesele. Ve en ağır gelen durumlar, haksızlığa uğradığım durumlardan başka, haksızlığa uğrattığım durumlar oluyor. Öfkeme yenilip benden daha zayıf bir varlığa kötü davrandığım durumlar canımı sıkar, içime işler, unutamam." diyerek kendini anltan, bizi naif kişiliğine hayran bırakan dilbilimci ve aktivist Necmiye Alpay ile yaptığımız çok yönlü ve zengin söyleşiyle sizleri başbaşa bırakıyoruz...

 

Söyleşimize sizi tanıyarak başlayalım, hayata nasıl bakarsınız, neleri önemser, nelere değer verirsiniz, yüzünüzü neler güldürür ve hayatta sizi neler üzer?

Genellikle her insanın üzüleceği ve sevineceği noktalar benim için de geçerli. Yanı sıra, insan haklarına değer veririm; yalnızca devlet karşısında bireyin haklarına değil, daha güçlü olan karşısında daha zayıf olanın hakkı, etik bir mesele. Ve en ağır gelen durumlar, haksızlığa uğradığım durumlardan başka, haksızlığa uğrattığım durumlar oluyor. Öfkeme yenilip benden daha zayıf bir varlığa kötü davrandığım durumlar canımı sıkar, içime işler, unutamam.

 

12 Eylül döneminde Mamak Cezaevinde 3 yıl kaldınız ve 2016 yılında Özgür Gündem Gazetesi Yayın Danışma Kurulunda olduğunuz için tutuklandınız; bu iki dönemde neler yaşadınız benzerlikleri ve farklılıkları nelerdi?

Bu soru çok soruldu. Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi, benim kaldığım dönemde (31 Ağustos-31 Aralık 2016) Mamak’la karşılaştırılabilecek bir yer değildi pek. Tabii her cezaevi korkunçtur, sonuçta üstünüze demir kapılar kapatılıyor, pek çok açıdan yoksunluk içindesiniz vb. Ama Mamak Cezaevi düpedüz işkencehaneydi, kesintisiz işkence yapılan bir yer. Bakırköy Cezaevi’ndeki koşullar da Aslı Erdoğan ile ben tahliye edildikten sonra kötüleşmiş, çıplak arama gibi onur kırıcı uygulamalar başlatılmış.

 

Özgür Gündem Gazetesinde Yayın Danışma Kurulunda yer almaya sizi iten nedenler nelerdi?

Özgür Gündem gazetesi yıllar boyu çok sık kapatılan, mensupları hapsedilen, öldürülen, devamlı büyük baskılar altında tutulan bir gazeteydi. Dolayısıyla zaman zaman gazetenin basın özgürlüğü için dayanışma edimleri düzenlenmiştir. “Danışmanlar listesi” de bu amaçla oluşmuş fikirlerden biriydi, tıpkı daha sonra çok sayıda kişinin sırayla birer gün yayın yönetmenliği yapması gibi, fiilî değil, sembolik.

necmiye alpay ile ilgili görsel sonucu

 

Barış Meclisi aktivistlerinden biriydiniz, Barış Meclisi hangi amaçla oluşturuldu, nasıl bir döneme tanıklık etti ve Barış Meclisinin çalışmaları sonucunda Hakan Tahmaz’la hazırladığınız ‘Barış Açısını Savunmak’ kitabında neler anlatıldı?

Önce şunu söyleyeyim: Kitabın kapağında, hazırlayanlar olarak benim ve Hakan Tahmaz’ın adı var ama, içeriğinden de anlaşılacağı üzere yirmiden fazla gazeteci ve akademisyen de kitaba bizim kadar emek vermiştir. Sorunuza gelince. Kürt sorunu bir yönüyle otuz küsur yıldır devam eden bir savaş, bir silahlı çatışma anlamına geliyor. Barış aktivistlerinin amacı, bu duruma son verilmesi ve toplumsal barışın sağlanmasıdır. Bu amaçla çok sayıda girişim oldu, Barış Meclisi de bunlardan biriydi. Barışın yolunu yordamını tartışıyorduk. O dönem, 1990’ların sonları ve 2000’li yılların başları, Kürt sorunu kamusal ortamlarda yeni yeni dile getirilebiliyordu. 2007 yılı bu açıdan dönüm noktalarından biridir. 2007 Şubat ayında Ankara’da çok kitlesel bir konferans toplandı, “Türkiye Barışını Arıyor” başlığıyla. İnsanlar heyecanlıydı, salonlara sığmıyorlardı. Barış Meclisi o arayışların sonucunda biçimlendi. Zaman içinde çalıştaylar, paneller, yıllık raporlar ve konferanslar düzenledi. Sözünü ettiğiniz kitap da o konferanslardan birinin geliştirilmiş halidir. O sırada Çözüm Süreci yürürlükteydi. Yakından bakınca meselenin hiç öyle basit olmadığını, zorlu ve karmaşık olduğunu görebiliyorsunuz. Süreci bütün boyutlarıyla incelemek istedik. Dünyadaki diğer deneyimlerin derslerini çalışmak, önümüzdeki barış çalışmalarının işini kolaylaştırmak gibi başlıklar... Gelin görün ki kitap çalışmalarımız bitmeden, iki taraflı hatalarla çözüm masası devrildi, süreç kesintiye uğradı. Kitap yine de çıktı ama, tabii adı da, içeriği de biraz değişti, sürecin neden kesildiğini de incelemek gerekti.

 

Bir yazınızda anadil ve anadili kavramlarına değiniyorsunuz ve anadili yerine kullanılan anadil kavramının masum olmadığını söylüyorsunuz ve anadilde eğitim değil anadilinde eğitim diyorsunuz, masumiyete halel getiren durumlar nelerdir?

Mesele şu: Dilbilimde “anadil” ve “anadili” şeklinde iki terim var. Bilimsel, evrensel terimler bunlar. Sözlüklerde var. Anadil, dil doğuran dil demek, anadili ise, her insan yavrusunun büyüme sürecinde annesinden ya da bakımını üstlenen kişiden edindiği dil. Devletler bu “anadili” terimini sevmiyor, çünkü biraz incelikli bir kavram, uygulanması zorluk ve masraf çıkarır, denetlenmesi zordur vb. Çokdilli ortamlarda anlamak ve anlaşmak zordur. Devletler ise kontrolcüdür. Ancak halkın eğilimlerine değer vermek zorunda kaldıklarında, yani demokratik bir gelişme olduğunda anadillerini dikkate alıyorlar. Sovyetler Birliği öyleydi mesela. Orada bile zaman içinde milliyetçilikler ağır basmaya başladı, Rusça zaten egemen dildi, bu egemenlik pekişti. Anadillerinin gelişmesine yeterli destek verilmedi. Türkiye’de akademik ortamlarda “anadili” terimi bilinmez değildir, evrensel bir terim olduğu için kaçınılmaz olarak bilinir, ancak öteden beri pek “kurcalanmaz”, kurcalanması devlet tarafından istenmez. Dolayısıyla, “anadil” terimiyle karıştırılmasına da ses çıkarılmaz. İşin masum olmayan yanı budur, yani bilimsel bir gerçekliğin devlet eliyle gizlenmesi, baskılanması, dilcilerin de bu konuyu görmezden bilmezden gelmesi. Dilci olmayan aydınlar da iki terimi birbirine karıştırır, dilci olanlar yine ses çıkarmaz. Cumhuriyet boyunca böyle olmuş. İngilizce eğitim ve öğretim ağır basmaya başladığında, anadili terimi biraz öne çıkmaya başladı, ama yalnızca Türkçe için kullanılıyordu. İngilizce karşısında anadilimizi koruyalım vb. diye. Kürtçe dikkate alınmıyordu. Hatta, bir ara sözlüklerden “Kürtçe” sözcüğü bile çıkarılmıştı, sonra yeniden yer vermek zorunda kalındı. Kürtlerin mücadelesi sonucu, anadilinin ne olduğu herkes tarafından öğrenildi. Ne var ki o süreçte kelimenin kendisi unutuldu, onun yerine “anadil” dendi, hâlâ da öyle kullanılıyor. Yani bilimsel “anadili” teriminin yerine “anadil” kelimesi yaygınlaştı. Sanıyorum bu karışıklıkta iki sözcüğün birbirine benzemesi de rol oynadı. Devletin ve akademilerin politikaları masum değil, ama terimlerin benzerliği de yanılgıya yardımcı oldu. Şimdi yanıltmaca ister istemez sona erdi, ancak dilbilimin “anadili” dediği gerçeğin halk dilindeki adı artık “anadil”!

 

Türkiye’de devletin uyguladığı dil politikalarını ve Kürtçenin bu politikalar sonucundaki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz, Kürt sorunu ve anadili meselesinin Kürt sorunundaki yeri hakkında neler söylersiniz?

 

Devletin dil politikası tekçidir. Tekçi politikaların anlamı ise yoğun bir asimilasyonun uygulanması oluyor. Cumhuriyetin kuruluşundan kısa bir süre sonra başlıyor tekçilik ve yıllar içinde adım adım uygulamaya konuluyor. Kürtçe bu politika karşısında yıllar boyu epey alan kaybetti, yeni kuşaklar gitgide daha çok Türkçe eğitim görmek zorunda kaldılar, çünkü anadilleri yasaktı, hayatta hem zorluk hem de engel haline getirilmişti. Bu durum yer yer büyük bir basınç yarattı. Devletin yaptığı en büyük hata buydu. Kürt sorununun temelinde yatan etmenlerin başında dil meselesi geliyor. Anadilleri dikkate alınmadı, varlığı bile inkâr edildi. Etki tepki doğurur demiş atalar. Dil, insanın bütün ruhsal hayatını etkiler. Dili değersiz sayılanın ruhsal durumu etkilenir. Bunu aşmak kolay değil. Dil dediğimiz, içi boş bir kabuk da değil. Toplumsal boyutta karşınıza büyük güçler çıkıyor. Bugün İngilizce karşısında dünya halkları olarak hepimiz benzer bir durumdayız. İşin zora dayalı olan ve olmayan boyutları var. Ben, ataların “zor, oyunu bozar” sözünü doğru buluyorum. İrade göstermek önemli. Şair Arjen Arî’yi unutmuyorum. Çok güzel şiirleri var. Yıllar önce bir Diyarbakır ziyaretinde tanıştığımızda ağzından Kürtçe dışında bir söz işitmemiştim. Sizin Kürtçe bilmeyen bir Türk olarak bu dilsel durumu hissetmenizi istiyordu, ben öyle yorumladım. Arkadaşları da öylece açıkladılar. Tepeden tırnağa şair. Mehmed Uzun, Kawa Nemir, Zana Farqînî ve Kürtçenin daha pek çok emekçisinin hayati katkılarıyla Kürtçe, var olma mücadelesini çoktan kazandı. Ve Türkçe yazan Kürtler, mutlaka kendi dillerinin zenginliği temelinde, Türkçeye bambaşka derinlikler getirdiler. Bunlar zamanla daha iyi anlaşılacak.

 

Dinçer Sezgin’nin ‘Kaveko’ adlı kitabı çocuk istismarını övdüğü ve pornografik olduğu gerekçesiyle yasaklanmıştı, Dil Meseleleri kitabınızda değinmiştiniz bu konuya, bu yasağı nasıl değerlendiriyorsunuz, edebi bir metinde cinsel içerikler hangi boyutta anlatılabilir, hangi anlatımlar metni pornografiye ve istismar içerikli bir metne dönüştürür?

Sanat ve edebiyat her zaman sınırları zorlamıştır. Dinçer Sezgin’e yöneltilen suçlamalar, Sait Faik, Thomas Mann, Vladimir Nabokov gibi yazarlara da yöneltilmiş. Sanatın tanımlarından biri de budur zaten, insanlık sorunlarını kurcalar, yeniden kurcalar, bir daha kurcalar... Bunu engelleyemezsiniz. Adını andığım yazarlar ve vaktiyle yasaklanmış ya da kara çalınmış yapıtları bugün klasikler arasında. Yapıtın sanata dönüşmeyi başarıp başaramadığı, “ahlâk bekçileri”ne göre tartılamıyor. Okurlar, sanatçılar, sanat tarihçileri ve eleştirmenler değerlendiriyor sanatı. Bütün bunlar zaman içerisinde oluşuyor ve ince elekten geçiriliyor.

 

Sizin sanat anlayışınızın mihenk taşı nedir, sanatla diğer insan uğraşıları arasında nasıl farklılıklar görüyorsunuz?

Sanat bana göre, teknik olarak “oyun” kavramıyla aynı temele dayanır. Şair ve düşünür Paul Valery sanatı diğer insan uğraşlarından ayıran özellik sanatın dolaysız bir amaca yönelik olmayışıdır diyor. Verdiği örnek çok güzel: Yürümek ile dans arasındaki farkı düşünün, diyor. Ben bu görüşe katılıyorum. Sanat bazen bedenimizi de geliştirir ama, daha çok ruhumuza yöneliktir. Zevkimizi inceltmenin, düşüncemizi ve ruhumuzu geliştirip derinleştirmenin dolayıma dayalı bir yordamıdır. Sanatla yarattığınız bir duyguyu ve kavrayışı başka hiçbir yolla yaratamazsınız.

 

Sanat, dil, ulus, toplum ve politika arasında nasıl bir ilişki var, bu bağlamda savaş ve barış kavramlarının sanata ve dile yansıması nasıl oluyor?

Saydığınız kavramlar insan hayatının farklı boyutlarını oluşturuyor. Sanat aynı zamanda hem o boyutlardan biri, hem de diğer boyutları konu edinebiliyor. Savaş ve barış da o konular arasında. En “yakın plan çekim” diyebileceklerimizden hemen aklıma gelenler, Tolstoy’un Savaş ve Barış romanı, Hemingway’in “Çanlar Kimin İçin Çalıyor”u, Malraux’nun “Umut”u, Halide Edip’in “Ateşten Gömlek”i. Ancak, savaş, barış ve diğer büyük toplumsal olgular sanata her zaman bu ölçüde doğrudan “yansımıyor” (zaten sanat bağlamında “yansıma” sözcüğünün geçerliliği de tartışma konusu). Remarque’ın “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok”u, Akif Kurtuluş’un “Ukde”si, Suzan Samancı’nın “Korkunun Irmağında”sı gibi uzak yankılanmalar da akla gelmeli. Savaşların dile yansımaları ise, çeşitli militarizm kalıntıları halinde görülebilir. Atasözleri, deyişler, sıfatlar...

 

Türkçenin sorunları nelerdir ve siz bu sorunların nasıl çözülebileceğini düşünüyorsunuz?

“Türkçenin sorunları” deyince ne anladığımızı belirtmek için şöyle bir gruplandırma işe yarayabilir: 1) Türkçenin yapısal sorunları; 2) Kullanımla ilgili sorunlar ve 3) Toplumsal yönüyle ilgili sorunlar.

Yapısal sorunlara örnek olarak, sıfatfiillerin yarattığı zorluklar, tanımlık yokluğu, adılların kullanışsızlığı gösterilebilir. Bunlar kullanıma bağlı olmaksızın, dilin bünyesinde var olan, bu nedenle ‘yapısal’ diyebileceğimiz sorunlar. Bu çerçevedeki “sorun”, daha çok zorluk anlamına geliyor ve her dil ustası, her yazar ve çevirmen, kendine ve yerine göre çözümler bulabiliyor.

“Türkçe Sorunları” daha farklı. Bunlar daha çok, dilin yapısından değil, bireysel kullanım hatalarından kaynaklanıyor. Türkçe Sorunları Kılavuzu’nda bu tür sorunlara dikkat çekiyor ve çözümler öneriyorum.

Toplumsal yönle ilgili sorunlar ise, imla birliğinin ve sözlük birliğinin sağlanamamış olması, dilin dış ilişkilerinin dikkate alınmaması, dil alanındaki siyasi baskılar gibi sorunlardır. Türk Dil Kurumu’nun özerkliği ve bilimsel temeli zaten kuruluşundan beri az çok kâğıt üzerindeyken, 12 Eylül faşizmi kâğıt üzerindeki özerkliğe de son verdi, kurumu büsbütün emir kulu haline getirdi. Böylece, genişlemesi gereken ufuk büsbütün daraldı.

Bana göre Türkçe sorunlarının ve daha genel olarak dil sorunlarının çözümü genel demokratikleşmeyle doğrudan ilişkilidir. Demokrasi bilinci ile dil bilinci son derece iç içe olgular. Birbirini etkiliyor, biri olmayınca diğeri de olmuyor. Türkçe, Türkiye toplumunun ortak ve resmî dili. Dolayısıyla her yurttaş bu dilin eşit derecede sahibi olarak kabul edilmeli. Oysa resmî kurum olan AKDTYKTDK her konuyu kendi dar çerçevesinde kararlaştırma yetkisiyle donatılmış durumda. Kurum özerk değil, üyeleri atamayla gelmiş kişiler. Diğer tarafta eski özerk TDK mensupları ile yandaşları, Dil Derneği etrafında, deyim yerindeyse benzer bir “bizmerkezcilik” içindeler. Her iki tavırda da dilbilimin gerektirdiği ilkeler egemen değil. Ancak, toplumsal gelişmeler bütün bu kısıtlamaları, sınırlamaları zorluyor. Sözgelimi, Lars Johanson’un “Türkçe Dil İlişkilerinde Yapısal Etkenler” adlı kitap boyu çalışması ister istemez Türkçeye çevrildi ve yayımlandı, hem de AKDTYKTDK tarafından! Düne kadar varlığı inkâr edilen Kürtçe bugün birkaç akademik kuruluşta bölüm olarak var. Ne var ki bütün bunlar hâlâ fena halde baskı altında. Oysa temel hak ve özgürlükler, bütün insani boyutlar gibi bilimin de temel koşulu.

 

Resmi ideolojinin Türkçedeki ve çevirilerdeki tahribatını değerlendirir misiniz?

Sorunuzun Türkçeyle ilgili bölümünü önceki sorularda az çok yanıtlamış oldum. Çevirilerdeki tahribat deyince, daha çok sansür ve otosansür geliyor aklıma. Başka bir deyişle, diğer dillerdeki yayınlardan Türkçeye yapılan çevirilerde, devletin yasakladığı ya da baskı altında tuttuğu konularda uygulanan sansür, otosansür ve tahrifat. Bu konuda sayısız örnek verilebilir. Çoğunun tespiti bile olanak dışı. Yalnızca 18.2.2010 tarihli Radikal gazetesindeki yazımdan bir paragrafı aktarayım:

David Fromkin'in "Barışa Son Veren Barış" adlı kitabının Türkçe çevirisindeki tahrifattan söz etmiştim [bkz. 11.2.2010 tarihli Radikal]. Nazan Maksudyan, bu kitap dahil, 1915 dönemini de içeren bir dizi tarih kitabının Türkçe çevirisinde saptadığı tahrifatla ilgili bir incelemesinin yayımlanmış olduğunu bildirdi.

Maksudyan'ın, "Sessizlik Duvarları: 'Ermeni Sorunu' Bağlamında Çeviri ve Otosansür" başlığını taşıyan bu kapsamlı makalesinin Türkçesi, BGST yayınlarından 2009'da çıkan "İfade Özgürlüğü" adlı kitapta, İngilizcesi de Routledge yayını Critique dergisinde yayımlanmış.

Bir tür etik belgesi olan bu makaleden, David Fromkin'den başka, Alan Moorehead, Eric J. Hobsbawm, A.L. Macfie, J.M. Roberts gibi yazarların kitaplarını Türkçeden okurken de ihtiyatlı olmak gerektiği anlaşılıyor. Maksudyan'a katkısından ötürü çok teşekkürler.

 

Harf devriminin Türkiye’yi bilimsel ve kültürel bir mirastan mahrum bıraktığı ve bunun toplum üzerinde olumsuz etkileri olduğuna yönelik eleştiriler var, siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Bugünü esas alacak olursak, “harf devrimi” kültürel bir mirasla olan ilişkimizi zorlaştırırken, diğer yanda dünya kültürel mirasıyla olan ilişkimizi kolaylaştırıyor diyebiliriz. Doksan yıllık yeni bir birikimimiz var artık, hem ulusal hem de uluslararası planda. Kabul etmek gerekir ki bugün dünyanın bir ortak dile ve ortak alfabeye ihtiyacı var ve bu ihtiyacı Latin alfabesi karşılıyor. Bizi eski alfabeyi öğrenmekten alıkoyan da yok ayrıca. İnternet sayesinde eski metinler ve arşivler sanal ortama yüklenip herkesin kullanımına sunulabiliyor. Hem dünya kültürüne hem kendi tarihsel kültürlerimize olan merakın yanı sıra, araştırma olanakları da artıyor. Harf devriminin okuma yazmayı zorlaştırdığı fikrine katılmıyorum, çünkü cumhuriyet öncesinde okuma yazma zaten yaygın değildi. Yeni alfabenin önceki kültürümüzle bir kopukluk yarattığı açıktır. Ancak bugün, özellikle internetle birlikte, bu kopukluğun giderilmesine yönelik bütün olanakların elimizde olduğu da açık.

 

İletişim, teknoloji, küreselleşme ve sosyal medyanın dil üzerindeki etkileri nelerdir?

Soru hem çok genel, hem de çok özgül. Ayrıntıya girmeksizin diyebilirim ki sözünü ettiğiniz olguların etkileri kabaca, kültürel alandaki değişimlerin hızlanması yaygınlaşması, İngilizceleşmenin artması ve yeni argonun yanı sıra jargon türlerinin doğması olarak sıralanabilir. Biz insanların birbirimizi anlamak için her düzeyde ortak bir dile ihtiyacımız var, ancak zihniyet benzerliklerinin kendi içinde yeni jargonlara ihtiyaç gösterdiği de bir gerçek. Telgraf teknolojisi nasıl beraberinde yeni bir dil, daha doğrusu söylem türü getirdiyse, yeni teknolojiler de kendi dillerini getiriyor. Dilin “yaşayan” bir varlık olduğu fikri her örnekte doğrulanıyor.

 

Bir edebi kimliğiniz bir de aktivist kimliğiniz var, bu iki kimlik arasındaki dengeyi nasıl sağlıyorsunuz?

Sanıyorum en temelde belirli ilkeler ve sezgiler yatıyor. Bir denge varsa, o da bunlara bağlı. Gerçekte iki alan birbirinden çok ayrı değil. Ancak, hayatta her istediğinizi de yapamıyorsunuz, gücünüzün sınırları var. Elimden gelebilecek olanın ne kadarını yapabiliyorum meselesi. Bunu tartmak her zaman kolay değil. Aktivist olarak çoktandır fazla bir şey yaptığım söylenemez zaten. Hem yaşım artık aktivist olmanın bedensel gereklerini karşılamakta zorluk çekiyor, hem de zihnim beni düşünsel meselelerin peşinden eskisine oranla daha çok sürüklüyor.

Ötekilerin Gündemi olarak teşekkür ederiz…

Ben de güzel sorularınız ve sağladığınız olanak için teşekkür ederim.