Orhan Gazi Ertekin gündem analiz’e yazdı: Şevket Epözdemir ve Kürt avukatlığın kaderi

 

 

 

 

Avukat Şevket Epözdemir 25 Kasım 1993’te Tatvan’da evinin önünden kaçırıldı ve bedeni ertesi gün Bitlis-Norşin yolunun kenarında, Jandarma karakolunun yakınında bulundu. Çeyrek yüzyıl önce işlenen bu cinayetin, ilk anda, artık geride kalmış bir zamana ait olduğunu düşünebiliriz. Oysa artık daha iyi biliyoruz ki gerçekte “Kürdün bir zamanı yoktur.” Belki de hep aynı zamanı yaşadığından, yaşamak zorunda bırakıldığından, tıpkı Şevket Epözdemir’in bedeni gibi ailesinden habersiz, onca akrabanın, eşin, biri henüz çok küçük çocuklarının arasından alelacele kaçırılıp devlet tarafından defnedilmesinden başlayarak cinayete dair daha nice ipuçlarından dolayı Kürtler her daim yeniden ölüme dönmek zorunda kalır ve zaman hep orada; ölümün kıyısında asılı durur. Bir cinayetin; her şeye rağmen orada, Tatvan’da kalmaya 40 yıllık yeminli bir avukatın yaşamı ve ölümünün bir toplumun trajedisi ile üst üste geldiği yerdir aynı zamanda burası. Av. Faik Bucak’ın 1966’da Urfa’da katledilmesinden 27 yıl sonra 25 Kasım 1993’te yani bundan tamı tamına 26 yıl önce öldürülen Şevket Epözdemir’e ve oradan da bugünkü “av mevsimleri”ne uzanan tarihsel hikaye bizi hep o donmuş “tarihsel zaman”a; ölümün kıyısına mecbur eder ve biz ölümü hayatımızı anlamanın kılavuzu haline getirmek zorunda kalırız. Onunla kendimizi ve yitirdiklerimizi yeniden öğrenmeye çalışırız. Kürde uygulanan hukuk bizi her daim en başa dönmeye, her ölümü yeniden ve yeniden yaşamaya zorlar. Ve bununla ilgili bir başka şey daha var ki işte bu ölüm; Avukat Şevket Epözdemir’in ölümü bize bir toplumsal tarihi olduğu kadar Kürtlüğün Türkiye’deki tarihsel kaderinin meşum siyasal ve hukuksal devrelerini anlamamızın da anahtarını verir: Hep başa dönen ve doldurdukça boşalan bir çark bu…

Şimdi ben işte bunu yapmaya çalışacağım: Şevket Epözdemir’in hayatı ve ölümünü toplumsal tarihimiz kadar hukuk ve siyaset tarihimizin takip edildiği sosyo-hukuki bir izlek haline getirmek istiyorum.

ÇOCUKLUK VE ‘İKİLİ BİR DÜNYA’YA DOĞMAK

Şevket Epözdemir, benim de 1999’da ilk hakimliğe başladığım Siirt Baykan ilçesinin Mınar (Dilektepe) köyünde doğdu. Anlaşılacağı üzere orada her yer iki adlıdır. Halkta yaşayan yer adları politik ve hukuki bir yeni statü yüklenerek yeniden yerel hayatın içine sokulmaya çalışılmıştır. Toplumsal hayat devlet müdahalesiyle ikiye yarılmış, böylece coğrafya öncelikle bir şizofrenik huzursuzluğun içinde kurulmuştur. Şevket Epözdemir’in içine doğduğu ve doğumuyla önünde bulduğu Bu “ikili dünya” onun ilerleyen zamanlarında tercih edeceği avukatlığının toplumsal, hukuksal, siyasal kaderinin de toplamdaki şartlarını ve kısıtlılıklarını açığa çıkarmaktadır.

Şevket Epözdemir’in kökleri esas olarak Bitlis’e dayanıyordu ve büyük dedesi Osmanlı’nın son dönemlerinde Siirt’e nahiye müdürü olarak atandığından iki kuşaktır Siirt’te yaşıyorlardı. Daha iki-üç yaşına gelmeden bu kez babasının Diyarbakır’da yeni iş kurması nedeniyle Diyarbakır’a taşındılar. Birkaç yıl sonra dönüp ilkokulu yine Mınar köyünde okudu. Böylece küçük Şevket ilk çocukluk ve yetişme koşullarını Bitlis-Siirt ve Diyarbakır kültür üçgeninden almış oldu. Kıvrak bir zeka ile itirazı çok ince dokunuşlarla bir araya getirdiği “muzip”liği ile gelişmiş bir yer ve mekan terbiyesine dayalı beyefendiliğini bu kültür üçgeninden almış olsa gerektir. İlkokulu Mınar’da okuduktan sonra Ergani Öğretmen Okulu’na gitti. İlk görev yeri yine Baykan’dı. Diyarbakır Eğitim Enstitüsü açıldıktan sonra orayı da bitirdi ve 1962-63’de Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesinde Edebiyat öğretmenliği yapmaya başladı.

KÜRT GENÇLİĞİ

Şevket Epözdemir, 68 kuşağından biraz daha önce gelişen bir “Kürt Gençlik Hareketi”ne yetişmiş, gençlik süreci bu hareketin yarattığı heyecanı bir özgüvene taşıma dönemi olmuştur. Türkiye’de, genellikle, gençlik hareketlerinin 68 kuşağı ile başladığı düşünülür. Fakat bu Üniversiteli Kürt gençlerinin 1958-59’dan itibaren yavaş yavaş yükselen varlığını görmezden gelmek anlamına gelecektir. 18-19. yüzyıldan itibaren sınıf ve köylü hareketlerinin dışında yeni bir siyasi hareket türü olarak üniversite merkezli “gençlik hareketleri” doğmuş, dönem ve yere bağlı olarak politik gelişmelere de etki edebilmiştir. Bu açıdan Kürt hareketlerinin 1960’lı yıllardaki partilere kadar uzanan örgütlü doğuşu açısından 1958-1959 gençlik çıkışını tecrübi bir geçmiş olarak görmek gerekir. Bu yanıyla Kürt gençlik hareketi 68 gençlik hareketinden öncedir. Şevket Epözdemir işte bu Kürt gençlik hareketinin ikinci kuşağında yer alır ve bu kuşağı 1965’deki Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’nin kuruluş ve faaliyet süreci içinde erkenden yakalamıştır.

1965 ÇIKIŞI

1965’te Türkiye Kürtlüğünün yaklaşık bir elli yıllık ayrı siyasal yaşam pratiğinden sonra Irak, İran ve Suriye Kürtlüğü ile hala müşterekler alanının bulunduğunu gösteren bir gelişme yaşandı. Mustafa Barzani’nin Irak’taki mücadelesinin tarihsel bir sıçrama yaptığı anda Türkiye’de de bir Kürt Demokrat Partisi’nin kuruluş ve örgütlenme süreci başladı. Parti Türkiye’den ayrılığı değil özerkliği savunuyordu. Buna karşılık devlet düzeyinde oldukça sert biçimde karşılık buldu. Bir yıl sonra Parti Başkanı Av. Faik Bucak çok şüpheli ve manidar bir suikast ile öldürülürken geri kalanlar hakkında dava açıldı. Fakat dava Diyarbakır yerine Antalya’ya taşındı. Türkiye hukuk ve yargı tarihinde bunun örneklerine sıkça rastlanır. “Kürdün davası” yasal olarak görülmesi gereken mahkeme yerine genellikle coğrafya atlatılarak, başka deyişle yurtsuzlaştırılarak görülür. “Kürdün davası” bir yurt davası olduğu ölçüde mahkeme yurtsuzlaştırılır. Antalya’daki bu davada Şevket Epözdemir’in ağabeyi ve partinin kurucularından olan Şakir Epözdemir de yargılanıyordu. Şevket Epözdemir ise partinin Diyarbakır Müfettişi olduğu için soruşturma geçirdi. Kürtlerin partileşmesine yönelik bu 1965 çıkışı bir suikast, mahkemeler ve Şevket Epözdemir’in Yozgat Sorgun’a sürgünüyle karşılanmış oldu.

ÖĞRETMEN ŞEVKET EPÖZDEMİR VE 68’Lİ ÖĞRENCİLERİ

Şevket Epözdemir, Sorgun’dan sonra Kırıkkale ve arkasından Ankara’ya edebiyat öğretmeni olarak atandı. Yaşadığı ilk gençlik süreci ve dava ve soruşturmalar onu öğretmenlikten hukuk ve yargı alanına doğru yavaş yavaş taşıyordu ki 1970’te Ankara Hukuk Fakültesi’ne başladı. Bir yandan öğretmenlik yapıp diğer yandan hukuk fakültesinde öğrenciliğe devam ederken yoğun okuma faaliyetlerine de başlamıştı. Gandhi, daha ilk gençlik yıllarından itibaren sadece entelektüel ilgisini çekmemişti. Aynı zamanda sonraki avukatlık pratiğine de bir tarz ve eda oluşturacak bir kişilik ve mizaç olarak onun hayatına yerleşiyordu. Dingin ve barışçı doğasının içine hüznü de yerleştireceği haberler de aldı o yıllarda. Türkiye devrimci hareketinin iki önemli önderi Ömer Ayna ve Niyazi Yıldızhan Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesi’nden öğrencileri olmuşlardı. 1972’de bu iki devrimcinin gazetedeki ölüm haberi çocuklarının babalarını ağlarken gördüğü bir ilk andı. Epözdemir öğrencilerinin Diyarbakır Lisesi anılarını sonra da hep hüzünle sakladı içinde…

‘KÜRT ÇALIKUŞU’

Şevket Epözdemir, Ankara Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Tatvan’a yerleşme kararı aldı ve 1976’da Tatvan’da avukatlığa başladı. 1970’lerde Kürt coğrafyalarına dönüş fikri genellikle Diyarbakır’a dönüş olarak algılanıyordu. Orası sadece siyaset ve avukatlık eğilimleri açısından değil, aynı zamanda kültürel olarak da iddia sahiplerini içine almaya hazır, her eylemi ve iddiayı politikleştirmenin nispeten kolay olduğu bir toplumsal-siyasal mekandı. Buna karşılık daha küçük il ve ilçeler ise fedakarlık, yeni baştan başlamanın dayattığı sabır ve inanç sınayan zorlu politik coğrafyalardı ve bir tür “Çalıkuşu” saflığında bir adanmışlığı gerektiriyordu. Şevket Epözdemir’in bu seçimi ilk tercih ettiği 1970’lerden 1980’lerin darbe ortamına ve 1990’ların Jitem tedhişlerine kadar uzanarak her geçen gün daha da zorlaşarak yenilenen bir tercih olarak kaldı. Çünkü 1980’lerde darbecilerin yıldırma ve tedhiş saldırıları daha sonra ise artık iyice resmileşen bir bir kaba güç gösterisi ve çapulculaşan bir görevliler dünyasına dönüşen bir politik mekanda var kalmak her gün daha da zorlaşacaktı. Böylece Şevket Epözdemir’in Tatvan tercihinin gelip geçici bir caka ve sıradan bir Çalıkuşu hikayesi değil dayanıklı ve kalıcı bir halka adanma olduğu, her dönemdeki ‘artık şehri terk edip Ankara İstanbul gibi nispeten mücadeleye uzak yerlere taşınma’ önerilerini aralıksız aldığında yeniden ve her gün bir kez daha reddetmesinden daha da aşikar hale geliyordu.

KÜRT HAK HAREKETİ VE ŞEVKET EPÖZDEMİR

Şevket Epözdemir Kürt hak hareketinin ikinci kuşak temsilcilerinin ilk öncülerinden sayılabileceği gibi ilk kuşağı çok erken yakalayabilen Kürt avukatı olarak da değerlendirilebilir. Nitekim ağabeyi Şakir Epözdemir’in yargılandığı davada savunmanın hazırlanması ve yazımında başlıca katkı sahibi olduğu da kabul edilmektedir. Buradaki savunmanın Kürtler açısından ilk siyasi savunma olduğu gerçeğini de bir kenara kaydedelim mutlaka. Şevket Epözdemir’in üstlendiği “Gandhi tarzı” Kürt avukatlık bir müvekkili değil bir hayatı; hukuk düzeninin dışına kategorik olarak itilmiş ve kolaylıkla canı yakılabilecek olanı, onun düzen karşısındaki varlık iddiasını üstlenmek zorunda kalmıştır. Bir kollektif temsilin ve vekaletin üstüne oturmak  hukuk düzeni ile olan Kürt avukatın ilişkisini bilmek-bilmemek, doğru olanı, doğru yolu aramak gibi iletişim ve tartışmalar düzeyinin ötesine ontolojik bir alana taşır. Epözdemir’in Kürt hak hareketi içindeki yerini derinleştiren ve özgün bir serüvene dönüştüren temel tarzlardan birisinin de Gandhi türü avukatlık ve siyasetçilik olduğunu, avukatlık pratiklerini toplumsal çatışmanın ılımlı ilişkilerine ve yeni ve yaratıcı tarzlara taşıma eğilimi olduğunu kabul etmek gerekir. Bu eğilimin iki temel özelliğinden bahsedilmelidir. Birincisi sükunet, sabır ve sivil itaatsizlikle örülmüş bir direniş ve ikincisi ise hukuk düzeninin bütün o hiyerarşik işleyişi ve yapılarına karşı gösterilen cesaret. Yani “devlerle güreşmek”…

DEVLERLE GÜREŞEN AVUKAT

Kürt avukatlığı, hakim savcılar ve avukatlar ve tabii ki emniyet kuvvetlerinin resmî yüzleri ile karşı karşıya değildir sadece. Avukatlığın yasa, anayasa ile kayıtlı ilişkiler ve iletişim alanı Kürt avukatlığı bakımından çoğu zaman yasanın ötesinde duran ve sadece sezilen, ilan edilmeyen, hayalet güçlerle de karşı karşıya kalmak demektir. Kürt avukatları bu kayıtdışı ve ilan edilmemiş güçlerle tek başlarına karşı karşıya kalırlar. Resmî güçler sessizce devreden çıkarken arkalarındaki devler yavaş yavaş meydana tek gerçek güç olarak çıkar. Bu nedenle Kürt avukatları, duruşma pratikleri ve hukuki teknik tartışmalarla sınırlı bir hukuki yüzleşmenin ötesine geçerek var olmak zorundadır. Avukatlığı, her bir dosyasındaki etnik-kültürel eşitsizliğin derinliklerinde yeniden kurup kollektif bir temsil ve vekalet ilişkisine de taşımak zorundadır. Böylece Kürt avukatlığını, başka deyişle Kürt hak hareketini yüklenmek, bir temsilin ötesine taşar ve ölümün sınırlarında var edebildiği; o inanç, sabır, sebat ve cesaret ile görünen ölüme tevekkül katan bir dervişlik hali olarak da yaşanır. Bu şu demektir: Kürt avukat yalnızca hukuk düzeninin hukuki vaatlerini takip ve talep etmek değil aynı zamanda o hukuk devletinin bütün o saklı şiddet grupları ve pratikleri ile de yüzleşecek bir cesaret geliştirmek zorundadır. Aksi halde orada tutunamaz. Ya düzen içinde ekmek parasının yollarını bulmak zorundadır. Ya da cesareti seçmek zorundadır. Türkiye hukuk düzeninin her Kürt avukata bir biçimde dayattığı bir tercihtir aynı zamanda bu. Eğer bir avukatlık içinde bu şekilde tehdit ile ödül arasında bir tercih alanı var ise o hukuk düzeni avukatlığı katmanlı biçimde ve ideolojik bir merkez ve çevreye arasında ikiye bölmüş demektir. İşte Türkiye avukatlığının yüzleşmesi gereken şeylerden birisi de budur. Fakat her nasılsa Faik Bucak’ın 1966’da manidar biçimde öldürülmesinden başlayarak örneğin Şevket Epözdemir’in öldürülmesine kadar uzanan cinayetleri soru ve sorgulama alanının kasten dışarıda tutulmuştur. Bu açıktır ki Türkiye avukatlığının Kürt haklarına olan kayıtsızlığından öte nefreti ile de açıklanmalıdır. Türkiye avukatlığının “hak” ile olan ilişkisinin yüzeysel, sığ ve ikiyüzlü olmasının; kendine has bir civitas yaratamamasının sebeplerinin en başında bu vardır. Çünkü Türkiye avukatlığı “hak”kı yurttaşların birbirine yasa ile bağlılığından değil kendi çıkarı ve kendi hikayesi üzerinden kurmuştur. Tıpkı Cumhuriyet gibi. Bu da Türkiye avukatlığının şiddete dönük yatkınlığını açığa çıkarır…

Türkiye ve Ortadoğu’da Kürt avukatlığının bu kaderi çok aşikar bir çelişkinin hukuk düzeninin-düzenlerinin tam ortasında tüm canlılığıyla yaşamaya devam etmesi anlamına gelir. Bu da, Kürtlüğün ve dahi Kürt avukatlığının aslında bütün “olağan” ve “doğal” halleriyle bir “suç” merkezi haline gelmeleri-getirilmeleri gerçeğidir. Söylemek istediğim şey şudur: Şevket Epözdemir Kürtler açısından yeni bir siyasi ve hukuki kültürün doğduğu ya da doğum sancıları yaşadığı yerde doğdu ve öldü, daha doğrusu öldürüldü. Kürtler açısından siyasi düzenin ana akım partilerinden kopuş ile avukatlığın yeni tarzda inşası birlikte doğdu ve kaçınılmaz olarak devletin merkezi güçlerini karşısında gördü. Bu kültürün büyüme eğilimi ve potansiyeli oldukça yüksekken ve “normal” olana yani “hukuki” olana dönüşme sürecindeyken birden bire kriminal hale geldi. Kürt siyaseti kadar Kürt avukatlığı da işte bu garip çelişkinin üzerine oturur. Kürtlerin yerelde yaşayan bir Kürtlük hukuku oluşturma eğilimi belirli bir potansiyel olarak kaldığı sürece olağanlık sınırına kadar müsaade edilmiş buna karşılık ise herhangi bir alanda bir Kürtlük rutini ve birikimi gerçekleştiği noktada kriminal hale gelmiştir. Daha açık olarak söylememe müsaade edin: Kürtler’in bütün olağan hukuki ve siyasi pratiklerinin bir “anomali” bir “suç” olarak kurgulandığı bir hukuk düzeni ile karşı karşıyayız ve bu derin çelişki Türkiye hukukunun bütün güvenirliliğini yitirmesine ve iki yüzlü bir yolda ilerlemesine de yol açıyor. Kürtlerin siyaseti de hukuku da işte bu eşikte bekler haldedir. Şevket Epözdemir işte o eşikte öldürülmüştür…

VE VEDA VE HÜRMET

Şevket Epözdemir’in dingin doğası kendisine yönelen her türlü sertliği ve baskıyı bilge ve naif bir kavrayışın içinden karşılamasını sağlamıştı ve bu durum beklendiğinin tersine direniş ve mücadelenin kalıcı, yerli ve cüretkar olmasını sağlayanın basit bir caka, kaba bir meydan okuma değil derin bir tevazu, sabır ve barışçıl ama aktif bir tevekkül olduğunu da kanıtlıyor. Dışarının o büyük gürültüsü ve gücün ve egemenin şiddeti Şevket Epözdemir’in içindeki sükunetle kolaylıkla yerle bir edilmese bütün o acılara ve onlarca yıl süren daimi tehditlere karşı hala ayakta kalabilmesi ve gitmemekte direnmesi mümkün olmayacaktı. Oğlu Serdar Epözdemir’in yerinde biçimde söylediği gibi ölümü de bütün o baskıların ve şiddetin ve dahi tehdidin işe yaramadığı yerde; onun ruhsal derinliğinin karşı tarafta yarattığı bir taşkınlığın, öfke ve nefretin sonucu olarak da düşünülebilir. Bu yüzdendir ki sadece öldürmekle yetinmeyip vücuduna eza ederek, işkence yaparak bir nefretin damgası vurulacaktı… Bir deyişe göre insanlar en güçlü yerlerinden vurulurlarmış. Av. Şevket Epözdemir, cesaretiyle dinginliğini, zekası ile aklını birleştirdiği yerde devlerle yarışma gücü buldu, bulabildi. Ondandır ki egemenlerin aklında hep cüreti kaldı… Geriden gelenlerin en çok ihtiyaç duyduğu şey işte bu cüretti. Devlerle güreşme cüreti…

Ruhu şad olsun…

Demokrat Yargı Eşbaşkanı

şişli escort avcılar escort esenyurt escortbeylikdüzü escort