İlk çıktığı 1959’dan beri dünyanın en popüler plastik bebeği olmayı sürdüren Barbie’yi feminist yönetmen Greta Gerwig (Lady Bird) sinemaya uyarladı. Senaryoyu yönetmen kocası Noah Baumbauch’la birlikte yazan Gerwig annesi Barbie karşıtı olduğu için çocukluğunda ancak arkadaşlarının bebekleriyle oynayabilmiş. Hollywood’un 1950 tarihli müzikal komedilerinden esinlenen sinemacı güzellik ölçütlerini tersine çevirerek Barbie bebek olmanız için sarışın, mavi gözlü, uzun saçlı olmanız gerekmez diyor. 

Fantastik komedisini Stanley Kubrick’in 2001 Uzay Yolu Macerası filmine gönderme yaparak açar Gerwig. Barbie Diyarı’nda her çeşit Barbie’ler ve Ken’ler vardır, herkes neşeli, güler yüzlüdür, her gece kızlar gecesidir, yaşam çok düzgün ve monotondur. Klişe Barbie’nin evi, arabası vardır, herkes onun çevresinde dönüp durur. Barbie bir gün parmak uçlarında duramadığını, selülitli olduğunu,ölümü düşündüğünü anlayınca Tuhaf Barbie’ye danışmaya gider. Barbie Diyarı ile gerçek dünya arasında bir kapı açtığı anlaşılır, bunu değiştirmek için Ken’le birlikte yola çıkar. Gerçek dünya sandığı gibi çıkmaz, yönetim erkeklerin elindedir.

PEMBE, KİTSCH VE RETRO

Oz Büyücü’sündeki Dorothy gibi Barbie de kimliğini sorgular. Anaerkil düzeni, evini hemen özler. Gerçek dünyada insanlar kaba, çıkarcı, yalancıdır. Çevre tasarımları, kostümler, dans koreografileri çok başarılıdır. Her şey pembe, kitsch ve retrodur. Gerwig Barbie serisinin tüm (Nobel ödüllü, Proust, Deniz Kızı, İşçi, Başkan) karakterlerini filmine koyarak LGBTİ topluluğuna da geniş bir yer vermiştir. Barbie diyarının çok renkliliği, yapaylığı, yüzeyselliği, milimetrik rutini karşısına gerçek yaşamın karmaşıklığını, sertliğini, acımasızlığını, keskinliğini koyan yönetmen eğlenceli, eleştirel, güldüren, düşündüren bir komedi çekmiş. Margot Robbie, Ryan Gosling, America Ferrera, Kate McKinnon, Will Ferrell, Dua Lipa oyuncu kadrosundalar, Hellen Mirren ise anlatıcı.

ZAFER Mİ, TRAJEDİ Mİ?

Senaryosunu Kal Bird ile Martin J.Sherwin’in Pulitzer ödüllü “American Prometheus: The Triumph and Tragedy of J. Robert Oppenheimer” kitabından uyarlayan Christopher Nolan, epik gerilimi Oppenheimer’a şu sözlerle başlıyor: Prometheus Tanrılardan ateşi çalmış ve insanlara vermiş. Bu yüzden de ömür boyu işkence görmüş. Nolan, Insomnia’dan sonra en karanlık filminde fizikçi Oppenheimer’in politik, etik, kişisel ve ailesel yolculuğunu özgün anlatımıyla irdeliyor. Sıradışı, ilginç karakterlere odaklanan yönetmen bilimadamının ikilemlerini, kaygılarını, korkularını, Cadı Avı (McCarthy) döneminde komünizm sempatizanlığını, Manhattan projesinin başına getirilmesini fizikçinin zihnine girerek izleyiciye aktarıyor. Renkli sahneler Oppenheimer’in öznel, siyah-beyaz sekanslar ise gerçek yaşamının objektif deneyimlerini yansıtıyorlar. IMAX kameralar için siyah-beyaz pelikül olmadığı için özel pelikül üretildi, film 18 km uzunlukta, 300 kilo ağırlıkta. IMAX formatı duyguyu, görkemi, sınırsızlığı yansıtan en iyi teknoloji olduğu için Nolan’ın ilk tercihi olmuş. 

“İster sevin ya da sevmeyin Oppenheimer önemli bir bilimadamı. İyi ya da kötü dünyamız için bir şey yaptı” diyen Nolan, ayrıksı gerçek olayları anlatmayı yeğliyor. Atom bombasının patlama ve fanatik milliyetçilik duygularıyla coşan insan sahneleri filmin etkileyici bölümleri. Filmi izlerken aklıma Stanley Kubrick’in kara komedisi “Dr. Strangelove: Veya Nasıl Kaygılanmayı Bırakıp Bombayı Sevmeyi Öğrendim (1964)” ile Ted Post’un bilimkurgu gerilimi “Maymunlar Cehennemine Dönüş (1970)” filmleri geldi. Her ikisi de atom bombasının dehşet verici bir imha silahı olduğunu betimleyen yapımlardı. Cillian Murphy, Emily Blunt, Matt Damon, Kenneth Branagh, Robert Downey Jr, Florence Pugh oyuncu kadrosundalar.

Editör: Hamza Özkan