Dijitalleşme ile oluşturulmaya çalışılan yeni bir din algısı bireyin kendini her şeyin üstünde görme egosunu da yaratabilir. Geleneksel dinlerde bunun tam tersi vardır. Konuyu dağıtmamak için üç kutsal kitaptan örnekler vermek istemiyoruz. Daha fazla ayrıntıya girmeden şunları söyleyebiliriz.    

Bireyin tanrısal bir düzeye (?) yükseltilmesi ile ortaya sadece psikolojik bozukluk değil, siyasal/ideolojik bozukluk da çıkabilir. Kendini üstün görme kibri ile insanın düşeceği yanılgılar saymakla bitmez. Öncelikle kendi ve diğerlerini diye ayırım yapmaya başladığı andan itibaren toplumsal uyumdan uzaklaşmış olur. Toplum içinde yalnız yaşayan ve bunu bir tercih meselesi olarak görmeyen ama üstünlük olarak kabul eden birinin varacağı nokta hiç de iç açıcı olmayacaktır…


Bu görüntüyü felsefeciler ve kişisel gelişimciler şöyle yorumluyor; İnsanın içinde bir güç, enerji ve bunlara yönelik gizli bir potansiyel vardır. İnsan kendini eğiterek ve belirli bir düzeye çekerek bu potansiyelini kullanabilir. Her insan görece olarak kendi içinde bilerek ya da bilmeyerek saklı tuttuğu ya da bastırdığı bir enerjiye sahiptir. Önemli olan bu enerjiyi insanlık yararına kullanmaktır. Bu güç sayesinde keşifler yapabilir, yeni düşünceler ortaya koyabilir. Bunlar doğrudur kuşkusuz. Ancak bu resmi bir de tersinden yorumlayalım.

Aynadaki aslan görüntüsüne bakan bir kedidir. Kedinin fiziksel gücü aynadaki aslan kadar asla olamaz! Bunu kabullenmek ve doğru anlamak yerine, “Ben aslında aslanım!” demek sakıncalıdır. Kedinin aslan olması değildir anlatılmak istenen. Kedinin yani sıradan bir insanın bile, içinde atıl enerjiyi dışarıya çıkartmak ve bununla ilgili paylaşımlar yapmaktadır. Bu enerji sayesinde toplumun tamamında barış içinde yaşamak arzusu güçlenecektir. İçindeki aslan bilginin temelini oluşturur. Bu gücü anladığı andan itibaren elde ettiği gücü toplum yararına kullanacaktır. Dijital din yanlıları ise her bireyin kendi kutsal kitabını yaratabileceğini ve sanal mabetlerde (üstelik kendilerinin yarattığı) gezinebileceği, gelenekselliğin tüm ibadet biçimlerini değiştirebileceği bir anlayışı savunmaktadır. Böylelikle aynadaki aslan kendileri olmaktadır. Ancak unuttukları nokta şudur: Aslan olabilmek için önce kedi olduğunu (yani insan olduğunuzu) bilmek ve kabullenmek gerekiyor.

Bireyin kendini kibirli hatta megaloman olarak görmesi işleri daha da sarpa sardıracaktır ve konu kendiliğinden bir daha düzelmeyeceği kadar dağılacaktır. Megalomani duygusu bireyin kendisini gerçeklerle asla bağdaşmayacak bir biçimde üstün görmesi anlamındadır. Gerçeklerden kopup kendi yarattığı düşsel âlemde hem yalnızlığı ve özellikle megalomani duygularla yaşaması onu tüm insanı değerlerden tamamen koparabilir. Megalomani aşırı bir özgüven duygusu değildir. Bu üstünlük kurma duygusunun temelinde ezilmişlik, cinsel istismara uğramışlık, ekonomik yoksulluğun verdiği üzüntü duygusunun yarattığı duygular vardır. Kendini üstün görmekle topluma bir düzen verme arzusu da bunun içindedir. Örnekler uzatılabilir ama bireyin kendisine yüklediği bu ilahi (?) nitelik onun sürekli bir trans halinde kalmasına da neden olabilir. Kendini üstün gördüğü için başkalarını sürekli aşağılaması, anlamsız eleştirilerde bulunması, her söylediğinin ve düşündüğünün tartışılmayacak kadar doğru ve güzel olduğuna inanan birinin sağlıklı olduğunu düşünmemiz biraz zordur…  

“Birey her şeydir ve kendi başına bir dünyadır!” Bu sözün temel anlamı ise her bireyin özgürce düşüncesini ifade edebilme olanağına inanması, başkalarıyla düşüncelerini paylaşması ve toplumda içinde yaşaması anlaşılmalıdır. Bireyin kendini herkesin üstünde görmesiyle, toplumun tamamı sıradan canlılar konumuna düşmektedir. Psikolojik açıdan incelenmeye değer bir konudur bu. 

Dijital din yanlıları bu yeni gelişimin özellikle Covid-19 döneminde insanların evlere kapanıp bilgisayar başında zaman geçirmeleriyle yoğunlaşmıştır. İnternet’in yarattığı ya da kolaylık sağladığı sosyal medya hesapları arasındaki bağlantılar bu yeni inancı güçlendirmektedir. Kendi söylemlerine göre, Kutsal Sembolleri Ctrl+C ve Ctrl+V’dir. Bu inançsal görüşü, İsveç Hükümeti iki kez kabul etmemişti. Daha sonra bu görüş kabul gördü. Aslında bu yeni oluşum ilk kez İsveç’te bir felsefe öğrencisi olan Isak Gerson tarafından kurulmuştur. Hemen sonrasında ise Kopimizm Misyoner Kilisesi adıyla 2010 yılında faaliyetlere başla(n)mıştır. Onlara göre bilgi kutsaldır, kopyalamak ise ilahidir.


Bunun ters açılı bakışı şunu gösterir. Her geleneksel dinin yarattığı bilgi kutsaldır ve öğrenilmelidir. Geleneksel bir dinin kutsal metinlerini kopyalayıp çoğaltmak ise en azından bilgi yoksulluğudur. İnsanın öğrenmesine yönelik olması ise görece bir düşünsel zenginlik katar ama doğru dürüst araştırmadan ve okumadan bilgisayar destekli yapılan her çalışma yetersidir. Kopyala ve çoğalt anlayışı teknik olarak bir zenginlik getirebilir ama temelde bilgi yoksulluğunu çoğaltır. Her geleneksel din inananları kendi dinlerinin kutsal metinlerini çoğaltarak bir nevi misyonerlik görevlerini yerine getirmektedir. Unutmayalım ki, özellikle Hıristiyanlar İncil’i yayabilmek için binlerce misyoner tayin etmiş ve bunları desteklemişti. Üç geleneksel dinin de dünyanın birçok bölgesinde ibadethaneleri bulunmaktadır. Ayrıca, isteyen herkes bu üç geleneksel dine girebilir ya da çıkabilir, kendi dinini eleştirebilir ya da bazı öneriler getirebilir. Dahası topluluk önünde (şimdiyse İnternet ortamında) düşüncelerini açıklayabilir ve soruları yanıtlayabilir. Tüm bunlar, Dijital din yanlılarının yaptıklarının insan emeğiyle çoğaltılmalarından başka bir şey değildir.  

Bu sözcük (Kopimizm) etimolojik anlamda, “Beni kopyala” anlamına gelen “copy me” tabirinden almaktadır.  Bunun anlamı ise kutsal metinlerin çoğaltılmasına yöneliktir. Bu oluşumun simgesi ise şudur:

Bu simgenin açılımını yapalım. Kopimizm sözcüğünün ilk harfi (K) üzerinde inşa edilmiştir. Simge hem sanal bir basamaklar yapısını içermektedir hem de bir yap/boz gibi sürekli bir değişimi savunmaktadır. Göstergesel açıdan gösterilen “K” harfi olsa bile, sonuçta bu harfin zeminini oluşturan bilgi deneyimi, açıklık ve paylaşım gibi dolaşımlar söz konusudur. Tek bir kare yerine çoklu özneyi anımsatan karelerin olması bireyselliği kadar çoklu bilgiyi ve çoklu öznelliği de çağrıştırmaktadır.

Temel ilkeleri arasında şunlar vardır;

Tüm bilgi herkes içindir, bilgi arayışı kutsaldır, bilginin dolaşımı kutsaldır, kopyalama eylemi kutsaldır.

Ancak burada temel soru(n)lardan biri de şudur: Bu paylaşımlar İnternet üzerinden yapılmaktadır. Peki, İnternet kesildiğinde ya da yok olduğunda neler olacaktır? Geleneksel dinler ise binlerce yıldır varlıklarını dijitalleşme olmadan da sürdürmektedir. Bir şeye bağlı kalarak inanmak başka bir şeydir, bir şeye başka bir şeyin aracı olmasıyla inanmak bambaşka bir şeydir… Sözgelimi bir ekran (televizyon, dürbün vb.) arkasından ya da bunların aracılığıyla diyelim, bir şeyi izlemek başka bir şeydir ama aynı şeyleri çıplak gözle görmek, okumak bambaşkadır. Kutsal metinler ortadadır ve herkese açıktır. İsteyen herkes kendi dilinde ya da başka bir dilden satın aldığı bir kutsal kitabı okuyabilir. Dijital din yanlıları ise kutsal metinleri bir ekran üzerinden tartışmaktadırlar. Sanal bir yapılanmanın her an değişebileceği, aldatıcı olabileceği ya da gerçeği gizlediği öngörüsü ayrı bir tartışma konusudur. Basılı olan metinler ise sadece okumak ve anlamak için vardır. Dijital metinler ise basılmadan ve sadece ekran yüzeyinde olduğu için, üzerinde herkes istediği gibi oynama yapabilir. Dijital metinler aracılığıyla insanların metinler üzerinde oynamalar yaparak değiştirebileceği duygusu ya da öngörüsü diyelim, onlara büyük bir üstünlük sağlamış gibi görünüyor. Ancak unutmayalım ki dijital din yanlıları kendi yarattıkları bir metin üzerinden değil, var olan metinler üzerinden öngörülerde bulunmaktadırlar.

Dijital din üzerine bir üniversite bitirme tezinde şu ifadeler vardır:

“Twitter, dini topluluklar tarafından liderlerden güncelleme ve bilgi almak için kullanılıyor; ancak bir lider ve bir birey çevrimiçi olarak aynı yeteneklere sahip olacaktır; her ikisi de paylaşımda bulunabilir, tweet atabilir ve yorum yapabilir.”

Dijitalleşmenin teknik açıdan kolaylıkları bir yana, hızlı iletişim sağlamasıyla erişim açısından da büyük bir yararı vardır. Önemli olan insan eliyle/beyniyle yaratılmış bu teknik kolaylığın nereye evrileceğidir… Sözünü ettiğimiz bu evrilmenin geldiği noktada karşımıza şunlar çıkmaktadır:

Sanal asistanlar, genellikle İnternet bağlanabilen cihazlar ya da uygulamalar dâhilinde bulut teknolojilerinden faydalanarak çözümler oluşturan bu tür programlardır. Bunlar arasında Apple Siri, Microsoft Cortana ve Android cihazlar için ise Google Asistan’ı örnek gösterebiliriz.

 

        Kopimizm, “kopyalamanın yaşamın temeli” olduğuna inanmak üzerine kurulmuştur. Bu denli çoğaltmanın geleceği son nokta çoklu özne kavramıdır. Daha önce kısaca değindiğimiz bu kavramın temelinde post/modernizm ve Jack Derrida’nın yapısöküm kuramı yatmaktadır. Bu kuramlara göre sadece yazılı olan gerçektir ve geleceğe kalacaktır. Yazılı olan metinlerin anlamı bir tane olsa bile, yorumları sonsuzdur. Dijital din yanlılarının dayandığı nokta budur aslında. Yorumların sonsuz olduğu anlayışından yola çıkılarak o halde bu metinleri istediğimiz gibi çoğaltalım, üzerlerinde oynamalar yapalım, çağımıza ve gerçeğine uygun olarak yaratacağımız dönüşümler sayesinde de dijital bir din kuramını ortaya koyalım ve bunu uygulayalım. Günümüzde yapay zekâ ile insanın yapamayacağı her şeyi yapabilen, her soruya anında sonsuz alternatiflerle yanıt verebilen bir “şey” yaratıldı. Bir tıp ilacının bile en az on yıl kullanım öncesi deneyleri yapılırken bu denli İnternet hızlılığı sayesinde metinleri dijitalleşme ortamında kopyalayarak din haline getirmek ne derece gerçekçi olacaktır? Ayrıca bu konunun özellikle din adımları ve din kurulları tarafından çok iyi ve ayrıntılı olarak irdelenmesi gerekir. Bunun nedeni, Dijital din yanlılarının yakın bir gelecekte sansürsüz bir biçimde kutsal metinleri değiştirmesi/dönüştürmesi iyice kolaylaştığında bu işin sonu nereye varacaktır? Din kurulları ve devletin ilgili birimleri bu konuyu yeterince ele almadıklarını hatta önemsiz görüp burun kıvırmaları ile tehlikenin daha da büyüyeceğinin farkında değiller midir? Bir dinin tamamen değiştirilmesi ile varılacak sonucun bitmeyeceği ve bunun sürekli olacağını düşünecek olursak, din adamları ve akademisyenler, dini kurullar nasıl bir çözüm bulacaktır?

Aynı tezden bir alıntı daha yapalım.

“Bunun bir örneği, yapay zekâyı (AI) merkeze alan inanç sistemleridir. Kopimizm, "kopyalamanın yaşamın temeli olduğuna" inanan, tanınmış yapay zeka temelli dinlerden biridir. Bu dine inanan insanlar, çevrimiçi bilgileri kutsal görmekte ve her türlü dijital bilginin dağıtımının, ibadet etmenin ve dini inançlarını ifade etmenin bir yolu olduğuna inanmaktadır. Bu tür bir "din", geleneksel dinlerle çelişse de bazı ülkelerde hâlâ din olarak tanınmaktadır; İsveçli (Stalnaker) gibi.”

Açıkça görüldüğü gibi, metinsel olanı kopyalamak isteği teknik bir beceriden başlayıp sonsuz yorumlardan birine sığınıp bu “din” konumuna dönüştürmek ilginç olduğu kadar düşündürücüdür de. Bu istek ve merak bir gençlik heyecanı ya da olgun birinin zamanını ekran başında hoşça vakit geçirmek için kurguladığı bir süreç midir? Böyle olmadığını tezin çeşitli bölümlerinde görüyoruz.

Kanayan Bir Dille Yazdı Bize Xu Lizhi Kanayan Bir Dille Yazdı Bize Xu Lizhi

Teknolojiyi maneviyat içeren bir iletişim aracı/ağı olmaktan çıkartıp insanın var olan kutsal metinleri kopyalayıp çoğaltarak ekran üzerinden tartışmalara açması yeni bir din midir? Bunu paylaşmak, bilmeyenlere açıklamak, tartışmak gibi kavramlarla açıklayabiliriz. Dijital din yanlıları ise bu paylaşımları teknolojinin yardımıyla değil, teknolojin doğrudan kendisine inanmak gibi biraz gerçeküstü bir anlayışa yöneldiklerini söyleyebiliriz.

DEVAM EDİYOR...

Editör: Hamza Özkan