KADINLARA...

Bu yazıyı Pınar Dağ’a, Ermeni köklerine hürmetini kendisine yeni bir isim koyarak sunan Karin’e, soyadıyla müsemma o yüce gönüllü kadına ithaf ediyorum. Karin, sen bir Dağ'sın, hayatın yeryüzüne bergüzarısın... 

Kadın olmasa erkek bir küfürden ibarettir.” (Kate Millet)

Herhangi bir dilde yazılabilecek en yetkin eserlerin erkeklerin elinden çıkabileceğine inanılan zamanlar... Kadınların eserlerini yayımlatabilmek için erkek mahlası kullanmak zorunda kaldığı zamanlar... Erkeğin bir akıl ve kültür, kadının ise duygu ve içgüdü varlığı olduğuna inanılan zamanlar... Erkekte yakışıksız ve uygunsuz görülen duyguların kadına özgülendiği zamanlar... Kadınların seçilmek şöyle dursun, seçme hakkını bile kazanabilmek için nice öldü(rüldü)ğü zamanlar... Sonra kendini kendinden kan revan, feryat figân doğuran kadınlar... Testosteron kasırgalarına kafa tutan kadınlar... Hemen her şeyin kadınlara düşman kesildiği türbülanslı ve tansiyonlu zamanların kuşatmasını yararak kendileşen kadınlar...  

İnsanlık tarihi, erkeğin kadın üzerinde kurduğu tahakkümün de tarihidir. Erkekliğin eflakında gezinen feminizm hayaleti, erkekleri o kadar kızdırıyor, ürkütüyor ki erkeklik sözleşmesinin hükümsüzleşmeye başlaması ve kadınların cesur yeni dünyasının başlaması karşısında erkekler, kadınlara ve kadınlığa karşı daha bir saldırganlaşıyor. Solcularımızın ilgisine Marx kadar mazhar olmasa, ve onun kadar referans gösterilmese de pek sevdikleri ve birtakım ezberlerle anageldikleri Engels şöyle der: "Tarihteki ilk sınıfsal çelişki, erkekle kadın arasındaki evlilik içi uzlaşmaz çelişkiyle, ilk sınıfsal baskı da cinsel baskıyla birlikte ortaya çıktı."

Okuyan kadın tehlikelidir, yazan kadındansa sakınmak gerekir.” (Chloe Thurlow)

Okuyan, okumakla yetinmeyip bir de elinin hamurunu sıyırıp yazan kadınlar geçmişte tehlikeli addedildi. Şeytan her an onları iğva edebilir, Tanrı’nın ve erkekliğin yasalarını ihlal etmelerine yol açabilirdi. Önce şeytan onların aklını çeler, sonra da onlar erkeklerin aklını çelebilirdi. Kadınlar bir vakitler ciddiye alınmak ve dosyalarını yayımlatabilmek için erkek mahlası kullandılar. Bugün bile kadınlar, sanatçı ya da akademisyen olsun ya da olmasın, hem ev içi cinsiyetçi, eşitsiz işbölümünün mağduru oluyor, hem hane içi emekleri bedelsiz bırakılıyor, hem de erkek meslektaşlarına tanınan ayrıcalıkların feshini sağlayarak tam hak eşitliği için mücadele veriyorlar.

Her şeye, nice engellere rağmen kadınlar çağlar boyunca kalıcı ve etkileyici bir külliyat yarattılar. Kadınlar hem erkeklerin ürettiği cinsiyetçi ve hiçleştirici cinsiyet rejimiyle savaştılar, hem yaşamda kalabilme mücadelesi verdiler, hem de "kadın akıllı" bir yaşamı mümkün kılmaya gayret ettiler. Erkekler "erkeklerden korkmayan kadınlardan delicesine korktular." Ve yeni senenin arifesinde bu türlü meydan okuyan, yetinmeyen, kendini yaratan kadınlardan birkaçını anarak tüm kadın ailesini selamlamaktır muradım...

Emily Bronte kulağını ağaca yaslayıp karıncaların ayak seslerini dinliyor, belki de rüzgâr ona yaklaşmakta olandan havadisler verir. Toprağın bozkır saçlarını tarıyor Bronte. Aynı annenin ve hânenin rahmini paylaştığı kardeşleriyle beraber tepelere çıkıyor Emily Bronte; rüzgâr antik zamanlardan mitoslar ve rivayetler fısıldasın diye kulağına... Octavia Butler'ı girdiği seradaki bitkiler yapraklarıyla selamlıyor. O her biri güneş yağmurlarını emerek çiçeklenen yapraklar hışırdayarak konuşuyor onunla. Ve sonra Butler'ın ömrü yapraklanıyor... Robin'in annesi her ne yana baksa ömrünün kara yıkıntılarını görüyor. Hayatın ve bir üvey annenin darbeleriyle kafatasının içinde olması gerektiği koordinatlardan kaymış beyni, berdevam maziyle kavgaya tutuşuyor. Robin'in iç yerinde, "Ah anne, geçmişinle bir ateşkes imzalamanı sağlayabilseydim keşke; bu çekişme bir dinse, nihayete erse," cümlesi yankılanıyor içlice. Eileen Chang "gelmeyesi geleneklerden", "görmeyesice göreneklerden" kaçmak için odasına dökülen ay ışığını toplayarak yeraltı odasına kapanıyor, tek kişilik bir kalabalığa dönüşüyor ve biriktirdiği güneşi çalıyor suratına. Ay’ı sabaha kadar huzurunda konukluyor ve Ay, şavkını biraz da ondan alıyor. Sylvia Plath, yaşamına ölümünü anlatıyor ve onu ölmeye ikna ediyor. O önce ölmeden önce ölüyor, sonra da öldükten sonra yaşıyor. Çünkü ölüm, ona bir yaşam borçlu olduğunu gayet iyi biliyor. Plath, pençelerini dişil öfkenin biley taşında sivriltiyor. Çocuklarına kahvaltı hazırlamaktan ve evcimen bir yaratık olmaktan ızdıraplı Plath, kafasını bir fırına sokarak yaşamını ölümün rüyâsız, kabussuz, asude ülkesine sızdırıyor. Toni Morrison, babasını kucağında uyutuyor, tarihine kendi tarihini anlatıyor. Afrika'yı, bu yeleleri yolunmuş, dişleri sökülmüş, kaburgaları abaküs gibi tane tane sayılabilen, hançeresi yırtılmış, kükreyişleri mırıltılaşmış aslanı, bu bahtı kara coğrafyayı bir kabile ateşi başında anlatıyor. "Akıntıyla ailesinin tedirgin hayaletlerini düşman nehirlerde karşı kıyıya taşıyor." Anna Ahmatova, "sıhhat kazanında kaynattığı memnu elyazmalarını yaralılar için bandaj yapıyor." Efkârla sürme çekilmiş gözlerinden oğul yağmurları boşanıyor. Cristina Peri Rossi'yi postallar hanesinden, eşinden, okulundan, öğrencilerinden, kitaplarından, devrimden ve yoldaşlarından çok ama çok uzaklara tekmeliyor. Rossi, uzak bir yaşamı, yakın bir ölüme yeğliyor. Sürgün, bütün ömrünü mesken tutuyor. Değil mi ki mutlu sürgünlük yoktur. Uzaklar onu hep çok yakından vuruyor. Rossi, kütüphanelerin kadını, kelimelerle mesh ve mest oluyor. Küskün Kahvenin Türküsü'nü alabilmek için bir ay üniversite yollarını tabanvay kat ediyor. Aşka âşık, sevdaya sevdalı Eleanor, kadınlardan kentler ve Aşk Mahkemeleri kuruyor. Erkekler, kadınlara sevdayla, şiirle, ezgiyle bakmayı öğreniyor. Esclarmonde de Foix, bir defne dalına dönüşüp Pirenelerin nefesiyle kanatlanıyor. Kadınlar, kudurgan Katolik Kilisesi'nin "kutsal" hiddet ve şiddetini üzerine çekiyor. Furuğ, evin karasından ölümün beyazına firar ediyor. Yeryüzünün lanetlilerine masallar anlatıyor, türküler terennüm ediyor. Emily Dickinson, çekmecesinde şiir yetiştiriyor, Susan Huntington’ın rakamlara bulaşmış ellerini şiirlerle kavrıyor. Alfonsina Storni, Mar del Plata’ya doğru yürüyüş eyleyerek okyanusun nehirle öpüştüğü o yerde ölüm uykusuna dalıyor; gece onun yorganı, deniz ebedi istirahatgâhı, Ay da kandili oluyor... Storni, rüyâsını yakamoza anlatıyor ve onun o şiirli yalnızlığından ansızın kırlangıçlar havalanıyor. Saçılan can yongalarını şiirle topluyor, Güneş'i şiirle uyandırıyor, nagehan ölümüyle de geceyi utandırıyor. 

Dünyanın tersine dönmeye pek hevesli olduğu zamanede” kadınlar bize her şeyin doğrusunu ve olması gerekenini hatırlatıyor.