Kadınların En Büyük Düşmanı: Kendilerine Ait Zamandan Yoksun Olmak, Brigid Schulte


"Yaratmak için gerekli en başat şeylerden biri olan geniş ve nehir zaman için kadınların asla bekleme lüksüne sahip olmadığı bir vakıadır."

Birkaç ay önce, kalabalık ve sıkışık günlerimde bir meslektaşım, büyük yazarların gündelik ritüellerine dair bir kitap okumamı önerdi. Ancak dikkatimi celbeden şey, yaratıcı dâhilerin çoğunlukla erkekler olması yahut onların gündelik rutinleri ve çalışma saatleri değil de hayatlarındaki kadınların halleriydi. Yazar eşleri, onları çalışmalarının kesintiye uğramasından korudu. Bu kaprisli beyefendilerin hizmetlerine amade hizmetçi kadınlar, onlara tuhaf saatlerde kahve, çay ve kahvaltı servisinde bulundu; dadılar saçlarını ve yaka paçalarını çocuklarından uzak tuttu. Martha Freud, allahın her sabahı Freud'un elbiselerini, hatta diş macunu ve fırçasını bile hazır ediyordu. Marcel Proust’un temizlikçisi Celeste, ona günlük kahvesini, kruvasanlarını, gazetelerini ve postalarını gümüş bir tepside sunmakla kalmayıp aynı zamanda her sohbet etmek istediğinde, bazen saatlerce yanı başında hazır ve nazır bulunmak ve ona eşlik etmek durumundaydı. Bahse konu isimsiz kadınlardan biri de kendisi British Museum'da okumak ve kitaplarını yazmakla meşgulken altı çocuklarından hayatta kalan üçünün bakımını üstlenmekle iştigal eden ve Marx'ın kitaplarında adı zikredilmeyen eşi Jenny von Westphalen’di.

Yine Gustav Mahler, Alma adında istikbal vaat eden genç bir besteciyle evlenmiş, daha sonra da bir ailede sadece bir tek besteci olabileceğine kanaat getirerek onu beste yapmaktan men etmişti. Beste yapmak yerine Alma'nın payına düşen ise Mahler için elverişli çalışma koşullarını sağlamak, hâne içinde katıksız bir sessizlik yaratmaktı. Mahler gün ortasında yüzdükten sonra, sessiz yürüyüşleri esnasında kafasının içinde bestelerini oluştururken Alma kendisine uzun süre refakat edebilsin diye ona ıslık çalarak eşlik edecekti. Alma saatlerce bir ağaç dalının üzerinde ya da çimenlerde öylece oturur, Mahler'i rahatsız edecek herhangi bir şey yapmaktan özellikle sakınırdı. Alma, günlüğüne şöyle yazar: "Benliğimde/içimde şöylesi bir mücadele var: Beni düşünen birine duyulan sefilane bir özlem ve kendimi bulmam için bana yardım eden biri. Nihayet bir temizlikçi kadın raddesine kadar düştüm."

Dizginsiz bir zamanın içinde sanki doğuştan kazanılmış bir hakla dilediği gibi hareket eden erkek sanatçı ve bilimcilerin aksine kitaplarda yer bulabilen bir avuç kadın sanatçının günleri genellikle ev içiyle, çocuk bakımıyla ve eşlerine hizmet etme yörüngesiyle sınırlıydı. George Sand gençlik çağlarından itibaren büyükannesinin bakımını üstlenmesinden ötürü ancak gece geç saatlerde çalışabildi. Daha en başından itibaren Francine Prose'un yazı çizi günü, çocuklarının okul otobüsüne gidiş ve dönüş saatleriyle tanımlanmıştı. Alice Munro, evin derlenip toparlanması ve çocuk yetiştirme aralığında bulabildiği zaman şeritlerinde yazabildi. Maya Angelou evini tamamen terk ederek düşünmek, yazmak ve okumak için sade, gösterişsiz bir otel odasına kapanarak eserlerini kotarıyordu.

Okulda öğrendiğim kitapları, tabloları, müzik eserlerini, bilimsel keşifleri, felsefi öğretileri düşünüyorum ve neredeyse hepsinin erkekler tarafından kotarıldığını ayrımsıyorum. Şef Zubin Mehta bir defasında, “Kadınların bir orkestrada olması gerektiğini sanmıyorum,” demişti; sanki kadınların mizaçları ve ontolojileri buna uygun değilmiş ya da kadınlar böylesi bir yetenekten yoksunmuş gibi. Patti Scialfa'nın solo albümünün bestelerini ve güftelerini hazırlamak için içine düştüğü meşakkate dair verdiği bir söyleşiyi anımsıyorum. Ne de olsa çocuk bakımı onun çalışmalarını aksatmış ve şahsi zamanını baba Bruce Springsteen'in asla yapmayacağı ve yapmaya gerek duymayacağı bir şekilde talep etmişti.

Kadınlar fikir ve sanat dünyasında iz bırakma yeteneğine sahip değiller mi gerçekten!? Gerçek şu ki kadınların içinde dilediğince eyleyip söyleyebildiği, şenlikli ve sevinçli bir halet-i ruhiye içinde koşturabildikleri kedilerine ait zamanları olmadı. Sorun kadınların sanat ve fikir dünyasında iz bırakma yeteneğinden yoksun olmaları değil, kendilerine ait, kendilerini gerçekleştirmelerini sağlayacakları zamandan yoksun olmalarıydı.

kadınların zamanı tarih boyunca daima erkekler ve erkeklikçe kesintiye uğradı, parçalandı, istila edildi. Kadınların günlük yaşam ritimleri ücreti ödenmemiş ev içi emekle, çocuk bakımıyla ve akraba ilişkilerinin kısır döngüsüyle kuşatılmıştı. Kadınlara reva görülen, aile, akraba ve toplum bağlarını sıkı tutmak, perçinlemekti. Sanatsal, düşünsel yaratımda bulunabilmek için gerekli olan o konsantre olunmuş, uzun, kesintisiz, irademizle kullanabildiğimiz, seçimlerimizle şekillendirdiğimiz zaman ise kadınların mücadele etmeden, bekleyerek elde edebilme lüksüne sahip olmadığı bir zamandı.

Bugün bile dünya ölçeğinde ücretli işgücü olarak çalışan pek çok kadın, üstüne üstlük hane içi görünmez ve ücretlendirilmemiş emek ve çocuk bakımını üstlenerek erkekten kat be kat fazla çalışıyor. Los Angeles'lı otuz iki aileyle yapılan bir çalışmada çoğu annenin kesintisiz boş zamanının on dakikadan daha uzun olmadığı saptandı. Sosyolog Joya Misra ve meslektaşları, ev içinde sarf edilen bütün ücretlendirilmemiş emekleri hesaba katıldığında, kadın profesörlerin ve akademisyenlerin çalışma günlerinin erkek meslektaşlarından çok daha uzun olduğunu saptadı. Ancak buna karşın kadın ve erkek akademisyenlerin ücretli mesai saatlerinin aynı olduğu saptanmıştır. Ne var ki kadın akademisyenlerin işgününün erkeklere nispetle daha fazla bölündüğü, parçalandığı saptandı. Erkekler iş günlerinin çoğunu isim yapmak ve ismini parlatmak, kariyerlerini ilerletmek ve fikirlerini dolaşıma sokmak için düşünmek, araştırmak, yazmak, üretmek ve yayınlamak için uzun süreler boyunca kesintisiz bir şekilde geçirirken kadın akademisyenlerin zamanı hizmet çalışmaları, rehberlik ve öğretim gibi süreçlerle kesintiye ve parçalanmaya uğramaktaydı.

Thorstein Veblen, Aylak Sınıf Teorisi kitabında kendi zamanlarını seçme ve tasarruf etme iktidarına sahip olanların yüksek statülü erkekler olduğunu yazmıştı. Feminist araştırmacıların bir kısmı, erkeklerin hissettiği kendilerine uzun vakitler ayırmayı hak ettiklerine dair o hisse birçok kadının sahip olmadığını da teşhis etti. Kadınlara göre serbest vakit, doğal ve kategorik bir hak değil de kazanılması gereken bir olgu. O zamana erişebilmenin yolu, hiç bitmeyen bir yapılacaklar listesinin sonuna ulaşabilmek kadınlar için. Yani her günkü rutin yapılanlar, hayalleri öldüren bir faile dönüşüyor. Bu makaleyi yazabilmek için dört ayı geçkin bir süredir düşünmeye ve yazmak için zaman ayırmaya çabalıyorum. Yazıya başlamak için her masaya oturuşumda ve bir başıma kalışımda eşimin e-mail'ine, oğlum ve kızımın panik dolu çağrılarına, bağırışlarına muhatap oldum. Taze dul olan annemin bitimsiz evraklarıyla ve tuhaf sınırlarıyla uğraştım...
Şair Eleanor Ross Taylor, hayatını Pulitzer ödüllü romancı, kısa öykü yazarı ve profesör kocası Peter Taylor'ın gölgesinde yaşadı. Naipaul, hiçbir kadın yazarın kendi eşdeğeri olamayacağını, kadınların üslubunu çok “duygusal”, dünya görüşlerinin de oldukça “dar” olduğunu iddia ediyordu, çünkü neredeyse hakiki insani deneyimle erkeklik deneyimi özdeş tutuluyordu.

Sık sık merak ederim: Kendi hayatına dayanan dikkatli gözlemlerle kaleme alınmış altı ciltlik roman yazan bir kadın, My Struggle'ın (Kavgam) yazarı Norveçli Karl Ove Knausgaard ile aynı uluslararası beğeniyi toplar ve dikkati çekebilir miydi!?

Virginia Woolf, Shakespeare'in bir kadın olarak doğması halinde ya da Shakespeare'in eşit derecede yetenekli bir kız kardeşi olması halinde akıbetinin ne olabileceğini merak ettiğini belirtir. Bir de Nannerl Mozart'ın müzikal dehasını düşünelim: İlk bestelerine Wolfgang "güzel" diye övgüde bulunmuş, Nannerl sevgisiz bir evliliğin içinde kaybolmuş ya da tutuklu kalmıştı. Woolf'un kaleme aldığı kadın Shakespeare, dehasını geliştirmek için asla zamana, koşullara ve iktidara sahip değildi.

.....

Makalesinin sonunda Brigid Schulte, Shakespeare'in ve Mozart'ın kız kardeşlerinin ya da herhangi bir kadının yeteneklerini, varoluşsal potansiyellerini ortaya koyabileceği bir dünyanın ne denli ve nasıl mümkün olduğu sorusunu da bırakıverir zihin atlasımıza. Bundan sonra neler olacağını heyecanla ve merakla bekliyor o. Zira kadınların şafağının sökmekte olduğunu görüyor o. Aksi takdirde bu kadar kızışık, kudurgan bir erkeklik başka neyle izah edilebilir ki!?
Erkekler, “erkeklik sözleşmesi” ve ideolojisi üzerine kurulu medeniyetin kaidelerinin çatlamakta olduğunu anlayamasa bile sezinliyor. Bu da daha kışkırtılmış, azdırılmış bir erkeklik performansını tedavüle sokmalarına sebep oluyor.

Bu arada "boş zaman" mefhumu üzerine bir şeyler söylemek meselenin künhüne vâlıf olabilmek için yerinde olacaktır: "Boş zaman" ya da "serbest zaman" ideolojik ve cinsiyetçi olarak kurgulanmış bir söylemdir. Kültür eleştirmeni Yaşar Çabuklu'nun da belirttiği gibi serbest zaman kavramı toplumsal olarak cinsiyetlendirilmiştir. Çalışan, ücretli emeğin faili olan erkeğin/kocanın iş dışında kalan zaman dilimi boş zaman, dinlenme zamanı, eğlence zamanı olarak tanımlanır. Bu eril mantığa göre kadının ev içi emeği, görünmez ve ücretlendirilmemiş emeği, iş olarak görülmemektedir.

19. yüzyılda kadınların hane içi emeği, “boş zaman etkinliği” olarak görülmekteydi. Erkeklerin işliklerde, fabrikalarda ücrete tâbi emek süreçleri ise “dolu zaman faaliyeti” olarak tanımlanıyordu. Ayrıca kadınlar, erkek iş gücünün bir sonraki, yeni iş gününe hazırlanmasından sorumlu tutuluyordu. Erkekler mesai sonralarında dışarıda, kamusal alanda dilediğince biraderleriyle buluşup eğlenebilirken kadınlar, evdeki angarya işlerle meşgul olmakta ve ömür çürütmekteydi. Yani aylaklık, kaçamak ve eğlence hakkının bile toplumsal cinsiyet yasaları ve rejimince şekillendirildiğini söylemek gerekir. Neredeyse bütün kamusal serbest zaman mekânları, pub'lar, barlar erkeklerle doluydu.

Eril modernite, Woolf’vari bir söylemle kadına kendine ait bir iş, zaman ve oda hakkı tanımadı. Erkek sanatçılar, bilim insanları, yazarlar düşünsel ve sanatsal faaliyetlerini icra ederken yoğun dozda kadın, eş, hizmetçi emeğinden istifade etti. Yani erkeklerin sanatsal, düşünsel yaratıları adeta kadın emeğinin ve alın terinin denizinde yüzüyordu. özellikle erkek sanat ve düşün taifesi, "karılarının" bedava, karşılıksız emeğini sonuna kadar sömürdü, üstüne üstlük eşleri yaratmaya teşebbüs ettiğinde de onları engelledi, kendilerine geleneksel kadınlık, annelik, karılık rollerini hatırlattı ve dayattı. Anneliğin başladığı yerde kadınlık sona erdi.

Yazının bitiminde ibret vesikası olsun diye Albert Einstein’ın ilk eşi Mileva Maric’e dayattığı kahredici evlilik sözleşmesiyle alakalı bir yazı bırakıyorum. Klasik deha figürünün belki de son temsilcisi olarak takdir edilen Albert Einstein’ın dehası ne hikmetse kadınlarla olan münasebetinde gayet vasat bir portre çiziyor.

Albert Einstein’ın Eşi Mileva Maric'e Dayattığı Evlilik Sözleşmesi

“Babamdan bahsederken dilim niye mi bu kadar zehir saçıyor!? Haberiniz yok mu!? Cümle âlem biliyor zannediyordum. Babam bizi; annemi, ağabeyimi ve beni 1914 Ağustos’unda Berlin’deki peronda terk etti. O günden sonra da savaş ilan edildi.”

Laurent Seksik’in karakterine, hakkında bu zehirli sözcükleri sarf ettirdiği baba Albert Einstein. 1914’te, Einstein’ın on bir yıllık eşi Mileva Marić’le evliliği pamuk ipliğine bağlı bir hale gelmişti. Zürih Politeknik Enstitüsü’nde öğrenciyken tanışan çiftin ayrılmasına ramak kalmışken Einstein, genç oğulları Hans Albert ve Eduard uğruna ilişkilerini sürdürmeyi teklif ettmişti, ancak bazı ağır ve aşağılayıcı koşullar karşılığında:

Şartlar:
A. Aşağıdakilerden sorumlu olacaksın:

1. Giysilerimin ve çamaşırlarımın düzenli olduğundan;
2. Üç öğün yemeğimi odamda düzenli bir şekilde yediğimden;
3. Yatak odamla çalışma odamın tertipli tutulduğundan, özellikle de çalışma masamı benden başka kimsenin kullanmadığından.

B. Toplumsal sebepler kaçınılmaz bir şekilde gerektirmediği takdirde benimle tüm kişisel ilişkini keseceksin. Özellikle aşağıdakileri talep etmeyeceksin:

1. Evde seninle birlikte oturmamı;
2. Seninle dışarıya ya da seyahate çıkmamı.

C. Benimle ilişkinde aşağıdakileri gözeteceksin:

1. Benden fiziksel yakınlık beklemeyecek, bana hiçbir şekilde sitem etmeyeceksin;
2. İstediğim anda benimle konuşmayı keseceksin;
3. İstediğim anda yatak odam ya da çalışma odamdan şikâyet etmeden ayrılacaksın.

D. Beni çocuklarımızın önünde sözlerin ya da davranışlarınla aşağılamayacaksın.

Mileva bu ağır ve tek taraflı şartları kabul etse de evlilikleri resmî bir sözleşmeyle kurtarılacak gibi değildi. Mileva birkaç ay sonra kocasını Berlin’de bırakıp iki oğluyla Zürih’e geri taşındı. Beş yıl birbirlerinden ayrı yaşadıktan sonra 1919’da boşandılar. Aynı yıl Einstein ikinci dereceden kuzeni Elsa Löwenthal’le evlendi. Mileva Marić ise bir daha evlenmedi.

Kaynak: Shaun Usher, Lists of Note.

Laurent Seksik

"Albert Einstein'ın ilk eşi Mileva Maric yetenekli bir fizikçiydi. Birbirleriyle, özel izinlerle kaydolduğu ve Albert'i notlarda geride bıraktığı Zürih Politeknik Okulu'nda karşılaştılar. Mileva, bugün Einstein'a mâl edilen teoriler üzerinde en az onun kadar çalışmış, ancak Albert ona çalışmalarının bir kadın ismiyle yayımlanmayacağını söylediği için müşterek ürettikleri pek çok bilimsel makale kendisine atıfta bulunulmadan yayımlandı. Ders notlarının çoğu Mileva'nın el yazılarıydı ve Albert'in bir keresinde bir partide, "Karıma ihtiyacım var, tüm matematik problemlerimi çözmeme yardımcı oluyor," dediği bilinir. Einstein'ın ünlü eserlerinin %80'i "sihirli yılları" olarak anılan bu evlilik sırasında yayımlanmıştır. Bu sihirli yıllar Einstein'ın sadakatsizliği, nobranlığı ve terk etmeleri nedeniyle boşanmalarının ardından aniden sona erdi."

Erkek tarih yazımının gerek hiç zikretmediği gerekse de birer dipnot muamelesi yaptığı bütün kadınlara selam olsun!