Kelimelerim Eduardo Galeano İçin

Galeano okumak benim için bir dayanç, bir tutamak. Çınaraltı serinliğim, ağzımda elma ferahlığı, direnç aşısı, hayatın nefesinin üflenişi... Küçük insanların küçük hayatlarında küçük şeyler yaparak gayet büyük şeylere yol açabileceğini dile getiren; kahramansızlığı, lidersizliği telkin eden bir kalem erbabı ve erginleşme çağrısı onun kitapları. Sözün bittiği/bitirildiği yeri başlangıç bilmiş, tarihe elveda dedirtilen yerde “sonra görüşüz” diyerek tarihe açık bir randevu vermiş, tarih mevzubahisse asla son sözün söylenemeyeceğini vurgulamış bir kıymet. “Kârı özelleştirip zararı kamusallaştıran, verimlilik adına sıradanlığı kutsayan, başarı sunaklarında özgürlüğü kurban eden neoliberal barbarlık çağında” onun sesinde biraz da yaşama ağrımı teskin ediyorum.

Eduardo Galeano, bu ahir zaman dervişi, yıllar yılı Cafe de Montevideo, bir diğer ismiyle Cafe Brasilero'nun müdavimi, demirbaşı oldu. Cafe Brasilero onun evi, mektebi, dost meclisiydi. Yirmiyi aşkın sene her çarşamba, büyük pencerenin yanı başındaki masayı işgâl etti. Kafe, aynı zamanda modern Uruguay edebiyatının öncülerinden Juan Carlos Onetti'nin El Poco (Kuyu) isimli romanınının emeklediği mesken de oldu. Kafeyi, "Mohikanların son kafesi, ilerlemenin ölümcül silahlarından ardakalanların sığınağı” olarak dillendiriliyordu. Çünkü “başkaca birçok mekân harap edilip plastik birer saçmalığa dönüştürülmüştü,” diyor Uruguay'ın bu ilk modern kafesi için. Haliyle entelektüel mayalanmaların da başat güzergahlarından, "ölü ozanlar derneği"nden biriydi Galeano için. Galeano, birçok metnini bu görmüş geçirmiş, tecrübe timsali kafede yazdı. Evet, takıntılı bir şekilde Galeano mütemadiyen ve saatlerce aynı yerde, köşedeki masada oturuyor, lattesini içiyor, dostane tebessümlerini ve bir modern meddah olarak kelimelerini bölüşüyordu etrafıyla. Öyle ki o köşeciğe “Galeano köşesi” denilse yeriydi. Ve güneş, binaların ardından yeniden dirileceği ana  dek öldüğünde o, gri çantasından gazetesini çıkarıyor ve okuyordu. Kafe Brasilero, "zaman kaybedecek kadar zamanı olanlar"ın, "zaman kaybetmek için zamanı olanlar"ın uğrak mekânıydı.

Eduardo Galeano'nun kalem ustalığını besleyen gümrah ve atar damarlar Kadim Roma ve Latin edebiyatı, yerlilerin mitosları ve Latin Amerika'nın "El Boom" diye de adlandırılan "Büyülü Gerçekçilik" akımıydı. Az kelimeyle yoğun ve çok şey söyleme mahareti bu bereketli anlatı topraklarından kaynaklanıyor. Latin Amerika’daki kelime enflasyonundan muzdarip olan Galeano azımsanamaz gayretlerle şimdiki üslubunu yarattığını söyler.

Ona göre bizler hücrelerden ziyade hikâyelerden yaratıldık. Bizler günlerin çocuklarıyız; gündüzlerin ve gecelerin, ağaçları birer iskelete devşiren yaprak dökümlerinin çocuklarıyız. Kolektif unutkanlığın rağmına yeryüzünün lanetlilerini ve bodrum katındakileri, kazan dairesindekileri, ihmal, inkâr ve istismar edilmişleri yazdı o. Matadorlara karşı boğaların safındaydı. Klasik gazeteciliğin objektiflik adına kişiliksiz ve nefasetsiz diline karşı alabildiğine öznel, otantik, şahsiyetli, azla çoku veren, lakonik bir dil tutumunu benimsedi. Galeano bir hak, hafıza ve hakikat gazetecisiydi. Ansiklopedik malumatları rafine bir kalem ve imge işçiliğiyle estetik bir kimliğe büründürmekte mahirdi. Galeano'nun nazarında sosyalizm ölmemişti, çünkü aslında hiç doğmamıştı.

Eduardo Galeano öyküleriyle bildiğimiz kadarıyla en azından bir kişinin hayatını bile kurtarmıştı. Sene 1997’de, Meksikalı bir kongre üyesi ve aynı zamanda yolsuzlukla mücadele aktivisti olan Victor Quintana ücretli katillerce kaçırılmış, acımasızca dövülmüş ve ölümle tehdit edilmişti. Ölmemesi için efsunlu, mucizev bir şeye ihtiyaç vardı. İşte tam o anda imdadına Galeano'nun "Gölgede ve Güneşte Futbol" kitabı yetişti. Kitaptan Pele, Maradona, Beckenbauer, Schiaffino'ya ve futbolun tarihine dair vinyet türünde lirik ve sıcacık öyküler anlatmaya başladı. Azrail vicdana geldi, katiller, "Sen iyi bir adamsın!" diyerek onu öldürmekten caydı. Ey Galeano, sen nelere kadirsin!"

Öldükten sonra da yaşayan, ölümün öldüremediği, yaşama hürmet ve ihtimam gösteren bir şahsiyetti o yani. Her ne kadar sıkı bir edebiyat okuru olamasam da edebiyatın kudretine her daim inandım. Benim yollarımı Uruguay'a, "Boyalı Kuşlar Irmağı"na düşürten de onun o "ufacık tefecik içi dolu turşucuk” anlatılarıydı.

Zamanla yazmanın nefasetine kapılmıştı. Ne var ki kâğıdın başına ne vakit otursa ürküyor, şaşırıyordu. Yazmak istediklerini lâyığınca ifade edememekten, hakikati her nasılsa öyle anlatamamaktan korkuyordu. "Zira gerçeklik ellerinden daha verimliydi ve ondan çok daha fazlasını biliyordu." Futbolcu olmanın hayaline gark olmuştu, ancak bacakları, kafası kadar istekli değildi. Din adamı olmaya heveslenmişti bir müddet, lakin din adamı olmak için fazla günahkâr olduğuna kanaat getirmişti; kimbilir, belki de din adamı olmak için fazla günahsızdı. Sonra ressamlığa merak saldı, heyhat ki tuvaller yeteneksizliğini aksettiren birer ayna kesilmişti. Arzularla gerçeklikler arasındaki köprülenemez açıklığı daima duyumsadı ve gerçekliğe sadakat gösterdi. Gerçi en iyi bildiği şey olan yazmak da ona hep meşakkatli geldi. Ancak o bir ampulü bile takmasını beceremeyen, belki de ayakkabı bağcığını bağlamakta bile pek başarılı olamayan adam, küçümen anlatılara yoğun dokunmuş hikâyeler, sergüzeştler sığdırdı.

Galeano nisyanla malul ve mamul hafızayı her dem hayatiyetli ve hatırlayan bir enstrümana tercüme etmeye çabaladı. Onun militan gazeteciliği de bu meramdan neşet ediyordu. Gazeteciliği edebiyatın bir alt şubesi olarak değil de edebiyatın bizatihi kendisi olarak görüyor ve icra ediyordu. İyi kotarılan bir gazeteciliğin aynı zamanda iyi, yetkin ve etkin bir edebiyat olduğunu dillendirdi. Gazeteciliğe on dördünde karikatürist olarak başladı. Evvela ciddi, oturaklı meselelere dair yazmıyordu, dahası bundan hoşlanmıyordu. Daha çok havadis ardında koşan girgin, atılgan bir gazeteci hüviyetindeydi. Latin Amerika’nın çalınmış olan belleğini, uzun soluklu ve zahmetli bir arama-kurtarma faaliyetiyle bilincin ve tarih atlasının yüzeyine çıkardı. Horlanmış, hafifsenmiş, hiçbir şeyleştirilmiş Latin Amerika halklarına bir izzet-i nefis, bir kendi olma hoşnutluğunu verebilmek için sonsuz sorumluluk ve kararlılıkla yazdı. Ve daima kahramanlara karşı halkları uyardı, zira ahramanlardan medet uman topraklar mutsuzdu.

Fazlalıksız, yormayan, yalın ve yoğun bir dili vardı. Yalınlığın yavanlık olmadığını biraz da ondan öğrendim ben. Firari, sürgün, mülteci, unutulmuş kelimelerin ardına düşen bir kelime avcısıydı Galeano. Yazdıkları söylemeye niyetlendiğine yeterince benzediğinde ve yakın düştüğünde dünyalar onun oluyor, bundan namütenahi bir keyif alıyordu. Biricik bildiği şey, biriciği, varı yoğu, derdi günü, azı çoğuydu yazmak. Sandra Cisneros, onun yapıtlarını tasnif ve tarif etmekte içine düştüğü acziyetten bahseder bir mülakatta ve onu “kadın gibi yazmak”la onore eder. Elbette Galeano bu iltifatlardan memnundur. Kadim dostu ve yoldaşı Tarıq Ali’ye göre o “Modern zamanların Simon Bolivar’ıydı ve Bolivar’ın kılıcıyla yaptığını o, kalemiyle yapıyordu.”

Hayırseverliği reddediyordu, dayanışmaya inanıyordu. Zira hayırseverlik dikey ve hiyerarşik, yani aşağılayıcıydı. Dayanışma ise yataydır:

 "Ben hayırseverliğe inanmıyorum, dayanışmaya inanıyorum. Hayırseverlik dikeydir, bu yüzden aşağılayıcıdır. Yukarıdan aşağıya doğru gider. Dayanışma ise yataydır, Ötekine saygı duyar ve ötekinden bir şeyler öğrenir. Diğer insanlardan öğrenecek çok şeyim var. Her gün bir şeyler öğreniyorum. Ben meraklı bir adamım, her zaman diğer insanları, onların seslerini, sırlarını, hikâyelerini, renklerini yutuyorum. Onların kelimelerini çalıyorum; belki de bu yuzden tutuklanmalıyım."

Eduardo Galeano'nun aşka dair sözlerine kulak ve gönül vermeli biraz da. Onun nezdinde aşk, en lanetli ve sari sayrılıktı. Hükümetlerin kararnameleri ve hasmane kampanyaları ona hükmedemez, aşk yine bildiğini okurdu, yani âşık olanın canına okurdu. Arzuları ve hazzı lanetleyen, bedeni hor gören dini hükümler de aşk karşısında hükümsüzdü. İlahi sözler ve cadıların büyüleri ve iksirleri aşka mâni olamazdı. Aşk, direngendi ve biraz da hadsiz, çekincesiz... O çatlağı uçurumlaştırırdı. Piyasaların çalkantısı, aşkın çalkantısının yanında neydi ki!? Ve hiçbir sigorta, aşkzedeleri koruyamaz, zararlarını tazmin edemezdi. Aşk, kışkırtılabilir ama önlenemezdi.

Bize kendimizi sevmemizi, kendimizi önemsememizi, kendimizden keyif almamızı, kendimizi şımartmamızı, kendimizi sakınmamızı, kendimizi duyumsamamızı, kendimize sevdalanmamızı öğütledi o.; sevmenin bir sanat olduğunu ve her fâninin bu sanatta ehil olamayacağını bilmenin içgörüsüyle elbette. “Bir başına olma cesareti ve birlikte olmanın risklerini yüklenmeye cesaret edebilmemizi” diledi. Sessizlik korkusunun sokakları ve evleri sersemlettiği sersem bir asırda yalın başımıza kalabilmek, bir başkasında oyalanmamak zor zanaat vesselam...

Çağımızı korkunun hükümranlığının çağı olarak tarif etmişti:

Severseniz Aids olursunuz

Sigara içerseniz kanser

Nefes alırsanız sayrılı

İçerseniz kazalar

Konuşursanız işsizlik

Yürürseniz şiddet

Düşünürseniz ızdırap

Şüphe ederseniz delilik

Hissederseniz yalnızlık tebelleş olur

İşçiler işini yitirmekten korkuyor

İşsizler asla iş bulamamaktan...

Açlıktan korkmayanlar

yiyeceklerden korkuyor.

Sürücüler yürümekten

yayalar kazalardan korkuyor.

Tu kaka şeriatçilar!  tu kaka afd! Tu kaka şeriatçilar! tu kaka afd!

demokrasiler hatırlamaktan

dil, dillendirmekten korkuyor

Siviller askerlerden,

askerler gereğince silah olmamasından,

silahlarsa yeterince savaş olmamasından korkuyor

Zaman ki korkunun zamanıdır

Kadınlar, erkek şiddetinden korkuyor

erkeklerse korkusuz kadınlardan...

Hırsız korkusu

Polis korkusu

Sürgüsüz/kilitsiz kapıların

zamansız saatlerin

televizyonsuz çocukların

uyku hapı almaksızın geçen gecelerin

müsekkinsiz günlerin korkusu

kalabalık korkusu

yalnızlık korkusu

Olmakta olanın

olabilecek olanın korkusu...

Ölüm korkusu

ve yaşam korkusu...

Ve çağımız ki ayrıca kaygı çağıdır: “Nicelerimiz sahip olamadıklarına sahip olabilme kaygısıyla uyuyamazken, birçokları da sahip olduklarını yitirme endişesiyle uyuyamıyor.”

Geçmiş zaman olur ki köşeme de evvel zaman içinden bir metin bırakayım:

“Bugün Şubat’ın on dokuzu ve ben belkenmedik, uzak bir dostla tesadüf edercesine (belki de tevafuk demeli) Kucaklaşmanın Kitabı’yla İmge Sahaf'ın önündeki tezgahta göz göze geldim. Eduardo Galeano'nun yaşam kesikleri/kesitlerini içeren küçümen anlatılarından mürekkep bir kitap bu. Kitabın ismindeki şiirsellik beni oldum bittim kucaklayageldi. Ne yalan söyleyeyim, öyle ki henüz onu avuç içlerimde kavrayamadan önce, kitaba duyduğum özlemle metnin pdf'sine müracaat etmiştim ve şimdi 94 yılında Can Yayınları'ndan Nihal Yeğinobalı'nın tercümesiyle neşredilen kucaklaşmanın kitabı ellerimde. Evet, itiraf etmeliyim: Ben bir bibliyofilim. Kitaba bir suret, form olarak da âşığım okumanın yanı sıra. İnsanların yüzlerinde bakılası, görülesi, okunası şeyler bulamadıkça yüzümü daha bir şevkle, şehvetle dönüyorum kitaplara. Eduardo Galeano, o minimal, duru, selis ve dokunaklı ama asla duygucu olmayan diliyle mütemadiyen beni memnun mutlu kıldı, şad etti. Galeano vicdandır, nisyanın rağmına hatırlamaktır. Bir bellek işçisi ve direnişçisidir o. Muktedirlerin unutulmasını istediği, bu uğurda desise, hile ve cebri her dem tedavüle soktuğu bu zehir zıkkım zamanede onun hatırlamak gibi bir obsesyonu, tutumu var. Onun metinlerinde insanın menfiden müspete, kuvveden fiile fırlayabilme, karşıtına dönüşebilme ihtimalini de okuruz. Galeano, alçaklığın evrensel tarihini yazan insanlığa, insanlara rağmen erdemin, haysiyetin de yerel ve evrensel tarihini yazan insanlara da yer verir sahifelerinde. Kucaklaşmanın Kitabı’yla kucaklaştım nihayet... Bir çocuğun hanidir dilediği bir oyuncakla buluşması misali bir mutluluktu bu.

19 Şubat 2018

Kelimelerin anlamsızlaştığı bir anda çıkageldi hep o. Firari, delişmen, dilden kovulmuş kelimeleri ve çağrışımlarını kucakladı, soframıza, dost mahfilimize sundu. Gerçi pek kulak veren olmadı her soylu, sahici ve çağına boynuz geçiren kaleme yapıldığı gibi. Anlamsızlık çanağına mânâlar serpti. Öykülerle ördü ömrümüzü, rüyâ lezzetinde anlatılar dokudu, efsunlu bir esvap giydirdi harflere. Bozkırdaki yalağuz ağaçlara su verdi, bir ağacın kemiklerinden ormanlar yarattı. Çocukluğun bittiği yerde şiir başlarmış ya hani, işte o şiirin semalarında ebemkuşağı uçurdu. Onu sessiz bir görkemle sevdim, kelimelerin burçlarından sarkarak... Ardın sıra gittim, ayak izlerini toplamaya. Kendimin bile taşrasına düştüm. Özlendin, yani yaşadın. Öldüğünde üzülmedim, çünkü ölümün öldüremeyeceğini biliyordum seni. Ölmeden önce yaşama ustalığı öldükten sonra da yaşam bahşetti sana. Cevaplara sorularla diklendi. Parmaklarına bulaşan mecazları gündüz düşlerinle yıkadı. Bir kadının uçurumlarına sarktı, doruklarına çıktı, mağaralarına sokuldun, ırmaklarından ab-ı hayat içti. Yani yaşadı...

Eduardo Galeano'yu çok seviyorum... Unutturulanları inatla, ısrarla hatırladığı ve hatırlattığı için seviyorum. Onun o müzmin hatırlama takıntısını seviyorum. Değil mi ki hafıza, bizim kutsal emanet sandığımızdır. Onun muzip, haşarı, ne kadar az kelimeyle ne kadar çok şey söylersem o kadar iyi diyen dil sanatçılığını seviyorum. Herkesin nihayet gördüğü yerde başlangıçlar görmesini seviyorum. Cevapların karşısına yeni sorularla dikilmesini, diklenmesini seviyorum. Vakit kaybedemeyecek kadar vakti olmanyanlara inat aheste ve asude yaşayışını seviyorum. Vakti nakit cinsinden algılayanlara, vakti nakte tahvil edenlere inat zamanı kendini gerçekleştirmek, duyumsamak için yaşayışını seviyorum. Eduardo Galeano'yu kendisi olduğu için, başka hiç kimse olmadığı için seviyorum! Yaşarken hayatı onurlandırdığı için o, öldükten sonra da yaşıyor... Onu varlığımda, özümde öyle duyuyorum ki özlemiyorum bile... İyi ki vardı ve var olacak...

Karanlık Zamanlarda

Karanlık zamanlarda yarasalar gibi geceleyin uçma riskini göze alacak kadar yetenekli olalım.

Karanlık zamanlarda her gün yutmak zorunda bırakıldığımız yalanları kusacak kadar sağlıklı olalım.

Karanlık zamanlarda hem yalnız kalabilme hem de birlikte olabilme riskini alacak kadar yürekli olalım.

Karanlık zamanlarda haritaların ve zamanın sınırlarına inanmadığımız için güzellik ve adalet iradesi olan herkesin hemşehrisi ve çağdaşı olabileceğimizi bilecek kadar olgun olalım.

Karanlık zamanlarda bütün aksi kanıtlara rağmen insanlık durumunun bu zahmete değer olduğuna inanmayı sürdürecek kadar inatçı olalım.

Karanlık zamanlarda "deli" denilecek kadar deli olalım.

Karanlık zamanlarda vicdanımıza ve sağduyumuza aykırı emirler aldığımızda itaat etmeyecek kadar akıllı ve haysiyetli olalım.

Eduardo Galeano

Şiiri editleyen: Serdar Taş

Editör: Hamza Özkan