Kadın-erkek ilişki tarihi en deklase, anlamını yitirmiş ne onunla olunur ne onsuz olunur gibi bir tükenmişliğe gelip dayanmıştır. Başlangıç devrimini bu kaotik durumun tahliline dayandırmayanların kaosu sürdürmekten başka şansları yoktur. Kişisel ve kolektif çıkış yapanlar, ancak bu alanı bilimsel, sanatsal ve felsefi olarak temel alırlarsa, özgür eş yaşamına doğru adım atabilirler.”

Nagihan Akarsel

Bu noktada “Cinselliğin bir bütün olma bu bütünlüğü koruma olduğu gerçeği nerede nasıl kimin eliyle bozuldu?” sorusu önemlidir. Kaderci veyahut maddeci yaklaşımlarla bugün bu anlamdan uzaklaştığımız bir gerçektir. Temel güdülerden biri olan cinselliğin bu kadar temel olmasının bir nedeni nesli sürdürme amacının yanı sıra bütün olma duygusuna duyulan özlemdir. Varlığının diğer yarısı ile bütünleşme arayışı olan insanın acılı ve sancılı arayışıdır. Fiziksel bir tatmin olmanın ötesinde bir bütün olma arayışı ya da. Hacı Bektaşi Veli’nin, “Bir olalım diri olalım” şeklinde formüle ettiği gerçek ya da. Bedenin ruh ve düşünce buluşması da diyebiliriz. Fakat ruhu, bedeni, düşünceyi birbirinden koparan batı modernitesinde yalnız aklıyla var olmaya çalışan insan için çok fazla anlamı olmayan bedensel bir hazdır. Sevgi, saygı ve güvenden yoksun olduğunda bu hazzın bedenin istila edilmesinden başka bir anlamı olmadığı gerçeğidir. Böylesi bir cinsellikte ise doyumsuzluğun daha da arttığı bilgisi önemlidir. 

Tek tanrılı dinlerden olan Yahudilik de üreme esaslı bir cinsellik esas alınırken kadının her anlamda aşağılanması en dikkat çeken boyuttur. Hristiyanlık ise cinselliği rahip ve rahibe uygulamasıyla kadrolarına yasaklamıştır. Batı uygarlığının gelişiminde bu uygulamanın önemli bir role sahip olduğunu belirten Abdullah Öcalan buna ilişkin şöyle demektedir:  

Kapitalist modernitenin toplumsal cinsiyet patlaması 

“Hıristiyanlık cinsiyetçi toplumun olumsuzluklarını bu kadrosal uygulamayla oldukça sınırlamıştır. Ruhsallığın zihniyet üzerindeki cinsellik baskısını gemlemesi toplumsallığın gelişiminde önemli rol oynamıştır. Fakat özgür eş yaşamı mümkün kılan diyalektik gelişime yol açamamış; ona karşı tepkisel olarak gelişen şey kapitalist modernitenin toplumsal cinsiyetçi patlaması olmuştur. Modern mülkiyetçi tek eşli yaşam, rahip-rahibe kültürüne karşıt bir yaşam tarzı olarak ikinci bir uç noktayı, bir kutbu doğurmuştur. Modernist tek eşli yaşamdaki bunalımın temelinde Hıristiyanlıktaki rahip ve rahibe kültürü yatar. Her iki kültür de cinsiyetçi toplumun aşılmasında tıkanıp kalmıştır. Batı toplumundaki cinsiyetçi kültür bunalımında bu gerçeklik saklıdır”

Doğu-Batı karşılaştırması 

Konuya ilişkin İslâmî çözümün de başarılı olmadığını belirten Abdullah Öcalan bunu şu sözlerle ifade etmektedir:  “Rahip-rahibe yaşamının tersine cinsel doyuma öncelik tanıyan İslâmiyet, çok sayıda eş ve cariye konumundaki kadınla sorunları çözeceğini sanmıştır. İslâm’daki harem uygulaması bir nevi özelleşmiş genelev rolündedir. Genelevden farkı, bazı kişilere özel kılınmış olmasıdır. Özde aralarında fark yoktur. Doğu toplumunun Batı toplumlarının gerisine düşmesinde bu cinsiyetçi toplumsal uygulamanın belirleyici rolü vardır. Hıristiyanlığın cinsiyetçiliği gemlemesi moderniteye yol açarken, İslâm’ın cinsiyetçi aşırı doyumu teşvik etmesi ise bu konuda eski toplumdaki durumun daha da gerisine düşmesine ve Batılı modernite toplumu karşısında yenilgiye uğramasına yol açmıştır. Doğu kadını ve erkeğinin Batı kadını ve erkeği karşısında yenik düşmesinde toplumsal cinsiyetçiliğin rolü oldukça önemlidir. Cinsiyetçilik toplumsal gelişme üzerinde sanıldığından daha fazla etkilidir. Doğu ile Batı toplumları arasındaki farkın açılmasında cinsiyetçiliğin rolü üzerinde önemle durmak gerekir. İslâm’ın cinsiyetçilik anlayışı gerek kadının derinliğine köleleşmesinde gerekse erkeğin iktidarcı kesilmesinde Batı uygarlığındakine nazaran çok daha olumsuz sonuçlar doğurmuştur.”

Ortaçağ’da kadın tanımı 

Doğu’da kadın erkeğin eğri kabuğundan yaratılırken, batıda dişil bedenin erilin yetkinleşmemiş eksik bir kopyası olarak tanımlanması söz konusudur. Ortaçağ’da söz konusu olan tıbbi bilginin kadını eksik erkek olarak tanımlaması ile Hristiyan cinsiyet kurgusu arasında açık bir ilişki vardır. Bu bilgi kadını eksik erkek olarak tanımlamaktadır. Kadını erkeğin eksik bir kopyası olarak gören bir anlayış söz konusudur. Bu modern tıbba miras kalan en önemli bilgidir. Öte taraftan modernlikte beden, zaman ve mekândan etkilenmeden fakat onu etkileyerek bağımsızca hareket eden bir “varlık” olarak tasarlanır. İçe kapanmış ve sıkı bir belirlenimcilik ekseninde sınırları çizilmiş olan beden algısı uygarlığın temel metaforudur. Rasyonel bir akıl ve bireysel bir beden ile oluşunu tamamladığını iddia eden insan bedenlere mahkûm edilmiş durumdadır. Beden algısı ile bütünleştirilmiş olan cinsiyet algısının tek arayışı ise o bedeni tatmin etmek olmaktadır. Yine kadın bedenini hastalıklı ve ayrıcalıklı gösterme pratiği kadın bedenine dair algıyı, bilgiyi ve eylemlilik hallerini iktidarın sızdığı bir alan haline getirmiştir. Ve orada modern bir kadınlık tanımı yaratılmıştır. Kadını salt beden algısı ile ele alan modernitede kadın nefstir. Erkeği tatmin etmesi gereken bir araçtır. Kadını bedenine ve üretrasına kapatan bu anlayış onu metalaştırma sürecini de hızlandırmıştır. Kısacası standart ve homojen yaklaşım kadının nefs olduğu gerçeğidir. Oysaki modernite ile bütünleşmemiş, devletleşmemiş yerel kültür ve inançlarda kadın bedeni akışkanlığın, canlılığın, dönüşümün ifadesidir. Bu kültürlerde kadın nefestir. Bu noktada Şems Tebrizi’nin, “Kadın bilene nefes, bilmeyene nefstir” sözü aklımıza gelmektedir. 

‘Tanıma’

19. yüzyılda da kadın ile erkek arasındaki bu bağı anlama arayışları sürmüştür.  Bu çelişkiyi çözmeye çalışan filozoflardan Hegel, özbilinç oluşmasını ifade etmek için “tanıma” kavramını kullanmıştır. Buna örnek olarak kadın ve erkeğin cinsel olarak karşılaşmasını kuramlaştırarak anlatmıştır:  

“Alet kullanan insan doğayı kendi güdülerini gidereceği bir araç olarak görürken, cinsiyetlerin karşılaşmasında güdüler kendisine ait bir sezgiye kavuşur. Ne olduğunun bilgisine varır. Her fail diğerine bir belirsizlik ve ürkeklikle ama yine de belirli bir güvenle yaklaşır, çünkü kendisini bir başkasında dolaysız olarak görmektedir.” diye tarif etmektedir.  

Özbilincin birliğinin ikiye bölünmesi 

Kendi özüne bir başkasında varmanın yolu ya da kendine dair bilgiyi kendisinin dışında edinmenin yolu olarak tanımlayan Hegel, özbilincin kaynaksal birliğini erkek ve kadın olarak ikiye bölündüğünü ifade etmektedir:

“Cinsel birleşmede, her bir fail ortak bir bakış açısı yaratmanın en temel haline katılırlar; bu ortak bakış açısı ‘aşk’ta, bir bilgi biçimi olarak ilk ve en dolaysız halindedir. Cinsel birleşme, faillerinin bilincinin derinlikli doğasını açığa çıkartır. Öz bilince sahip bir cinsel birleşme, bu nedenle ‘doğal’ olandan, cinsiyetin derin biyolojik çekiminden daha fazla bir şeydir; her bir fail, radikal biçimde derinlikli olan kendi öznel bakış açılarının ve bizzat kendilerinin bir başkasında tanınmasının, henüz çok derinlikli olmayan ama insan bireyselliğinden ve cisimlenişinden de kopmamış olan bir bakış açısını somutlaştırdığını anlarlar. Hegel'in ifade ettiği üzere, kendisinin bu şekilde farkında olan bir cinsel birleşmede, kişinin işlenmemiş (ungebildetes) doğal benliği tanınır.”

Cinsiyetler arası fark 

Bu tanımlamaya rağmen cinsiyetler arası farkları hemen her zaman etkinlik ve edilgenlik, bilen ve bilmeyen, hayvansal ve bitkisel gibi ikilikler üzerine kuran Hegel kadın erkek eşitliğinin zayıf bir uyarlamasını yapmaya çalışmış olsa da genel olarak etkin bağımsız kadın fikrinden hoşlanmadığı da bir gerçektir. Hegel’in bu notları da Christiana Charlotte Johanna Burkhardt’la evlilik dışı bir oğlunun dünyaya gelmesine neden olan cinsel ilişki içinde olduğu bir dönemde ele alması da tesadüf olmasa gerek. 

Ekonomi ve mutlu etme arayışı 

Karl Marx ve eşi Jenny’in öyküsüne baktığımızda Marx’ın bir ömür boyu zengin bir ailenin kızı olan Jenny’i ekonomik anlamda mutlu etme arayışının olduğunu görürüz. Kendisinden dört yaş büyük olan ve çocukluktan itibaren sevdiği Jenny ile ilişkisi çok inişli çıkışlı olmasına rağmen tükenmemesi önemlidir. Temel çelişkinin ekonomi olduğunu ifade eden Marx’ta bu ilişkinin bir rolü olduğunu belirtmek abartılı olmayacaktır. Hegel’in çözümünün ulus-devlet anlayışı ve onun çekirdek aile olarak kurumlaşmasında da kadın ile erkek arasındaki karşılaşmayı çözümlediği şekilde inkâr etmesinin ve etkin bağımsız kadından hoşlanmamasının da etkisi vardır mutlaka.

Kadın ve erkek arasındaki denge 

Kısaca temel çelişkiyi ekonomi ile çözmek isteyen Marx’ın, devlet ile bu kurumlaşmayı yaratacağına inanan Hegel’in aksine Abdullah Öcalan kutsallık ile lanetlilik arasında ele alınan mayınlı bir alandan eş yaşam alanından başlamanın önemine işaret etmektedir. Kadın ile erkek arasında bozulan dengenin dünyadaki bütün dengelerin bozulmasının ana kaynağı olduğunu belirtmektedir. Devletli uygarlığın en büyük sapmasının bu alanda olduğunu ifade etmektedir. Şimdi yaratılması en zor olan alan olması da bu sapmadan kaynaklıdır. Yaşamın kaynağı, ahengi, güzelliği bu ilişki ile bağlantılıyken tersine bu ilişkinin iktidar güçlerinin hizmetine sokulması kaybedişin kaynağı durumundadır. Abdullah Öcalan şöyle demektedir: 

“Kadın-erkek ilişki tarihi en deklase, anlamını yitirmiş ne onunla olunur ne onsuz olunur gibi bir tükenmişliğe gelip dayanmıştır. Başlangıç devrimini bu kaotik durumun tahliline dayandırmayanların kaosu sürdürmekten başka şansları yoktur. Kişisel ve kolektif çıkış yapanlar, ancak bu alanı bilimsel, sanatsal ve felsefi olarak temel alırlarsa, özgür eş yaşamına doğru adım atabilirler. Bu çıkış adımları, çokça sanıldığı gibi iki kişi arasındaki tekil, özel adımlar olmayıp, gerçekleştirilecek demokratik sosyalist topluma ilişkin evrenselin ilk adımlarıdır.” 

Not: Yazının devamı “Özgürlük Ahlakı ve Bilinci?” başlığıyla haftaya yayınlanacaktır. 

 Bu yazı, Jineolojî dergisinin “Özgür Eş Yaşam: Neden, Nasıl?” dosya konulu 8. sayısından kısaltılarak alınmıştır