Diyarbakır BB Eş Başkanı A.Selçuk Mızraklı: Kayyum Atamaları Özü İtibariyle Devlete Ait Olan, Yeniden Bir Denge Tesis Etme Değildir.

Reklam!

 

 

 

 

 

DİYARBAKIR ÖTEKİLERİN GÜNDEMİ RÖPORTAJ;  Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı Doktor Adnan Selçuk Mızraklı  yazarımız Özlem Armen’in sorularını yanıtladı.

Diyarbakır Belediyesi’ne kayyımın atanması ilk değil. Bilindiği gibi Sayın Gültan Kışanak, Diyarbakır Belediye Başkanı’yken tutuklanmıştı. Onun yerine Ankara Etimesgut Kaymakamı atanmıştı kayyım olarak. Sevgili Kışanak ve Selahattin Demirtaş başta olmak üzere birçok belediye başkanı ve HDP yöneticisi siyasi rehine olarak cezaevinde tutulmaktalar. O dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Video: Arzella Bektaş

Öncelikle şunun farkında olmamız gerekiyor, öyle bir coğrafyadayız ki cumhuriyetin kurulmasıyla beraber, ülkenin her tarafında ne hukuksal anlamda ne idari anlamda nede demokrasiye dair kurumlaşma yani olağan yapılar arasında bakıldığında eşit olmayan bir ilişki görürsünüz. Cumhuriyetin ilk yıllarında parlamentoya ilk gidenlerin bu bölgeyle uzaktan yakından hiç ilişkisi olmayan, dışarıdan tayin edilmiş, sadece oradaki bir anlamda kadronun kullanıldığı; o kentlerin kapısından hiç içeriye girmemiş kişilerin vekil yapıldığını görürüz. Diğer yandan bu bölgedeki özellikle tek parti döneminde valilerin aynı şekilde belediye başkanı olduğunu görürsünüz. Beraberinde hukuksal olarak baktığınızda İstiklal Mahkemeleri’nden tutun da olağanüstü bütün hukuksal yapıların yine buralarda en fazla faaliyet gösterdiğini görürüz. Veya diğer bir boyutu itibariyle baktığımız zaman yani Kürdistan’da hemen hemen yüz yıla yakın Cumhuriyet tarihi boyunca olan dönem yüzde on bile değildir. Yani yüzde doksanın üzerinde idari yapılar şeklinde cereyan etti. Şimdi konuştuğumuz yer burası, böyle bir alan, burada siyasetin yaklaşımlarından siyasetin çözümlemelerinden daha çok devletin ideolojik politik olarak bu bölgeye ilişkin özellikle bagajında bulunan zihniyetin arka planında bulunan uygulamaların siyasal iktidarlarca sadece uygulandığını görürüz.

Türkiye tarihine baktığımızda darbelerle yeni dönemlere kapıların açıldığı görülmektedir. Şimdi yaşanan bu olayların tümünü göz önünde tutarsak geçmiş dönemle bir tekerrürden ibarettir diyebilir miyiz?

Mili Güvenlik Kurulu (MGK), Milli Birlik Komitesi (MBK), adı her ne ise bunlar yakın veya uzak ölçekli tehdit anlayışlarına göre şekillendirilen bir pozisyondur. Şimdi bu noktada özellikle 12 Eylül süreci Türkiye’nin bütün toplumsal dinamiklerinin adeta bir sersemleştirme, etkisizleştirme, geçmişinden kopartılma ve bir dehada belini doğrultamayacağı şekildedir. Yeni bir sosyoloji, yeni bir yurttaş, yeni bir birey, yani kolektif kaygıların yerine bireysel kaygıları öne çıkmış olan bireycileşen ama bencilleşen bir anlayışın egemen olduğu bir süreç. Fakat ondan farklı olarak, özellikle Türkiye’de, batı yakasında böyle bir hikaye başlarken diğer yandan özellikle de Diyarbakır süreci, 5 No’lu cezaevi onun ardından 1984 yılına ve sonrasına bakıldığı zaman, Kürt coğrafyasında ciddi bir şekilde itirazın yükseldiğini görürüz.

Yani, demokratik toplumsal muhalefetin hem ilk biçimlerini hem de giderek olgunlaşan, halklaşan, yoğunlaşan biçimlerini görürüz. 1982 Anayasası bu coğrafyada oylandığında, Türkiye’de en yüksek hayır oranları Diyarbakır’dan, Mardin’den, Dersim’den Bingöl’den çıktı. Yüzde yirmilerin üzerinde olan bu oran bu şehirlerdendi. Yani, İzmir’den, İstanbul’dan veya Türkiye’nin diğer illerinden çıkmamıştı. Şimdi bu noktada bir bu arka planı görmek gerekiyor ama diğer yandan da siyasetin buradan filizlenme, şekillenme ve özgürleşme sürecini görmek gerekiyor. Ya da diğer bir yanıyla doğu-batı eksenli birçok çatışmanın göbek taşı durumundaki Ortadoğu’da Soğuk Savaş’ın son bulması, Soğuk Savaş son bulduktan sonra da yeni şekillenen rejimler, bunlar içinde Türkiye’nin yeri bunların içindedir. Özellikle Türkiye’den bölgedeki diğer Kürt parçalarına giderek özgürleşen yapılara kadar bir bütün olarak hepsini görmek gerekiyor. Çünkü bugün burada ortaya çıkan hüküm etme ve iktidar biçimleri Ortadoğu’nun diğer coğrafyalarındaki gelişmelerden bağımsız değildir.

Bu anlamda özellikle 1990’lı yıllar, Kürt demokratik siyasetinin giderek toplum içinde etkisi okunur bir muhalefet etme biçimine dönüşmesi açısından önemli bir süreçti.

Okumaları yaparken daima ileriye dönük yapmak gerekiyor

1982 Anayasası demokrasiyi askıya kaldırma yasasıdır. Ve bugün devletin önemli kademelerine yerleşenler o döneme aittir. Ama 99’dan sonra başta yerel yönetimler, giderek bu coğrafyada kamusallığı etki gücü artan ama aynı zamanda da Türkiye siyasetinde dengeleri değiştirme kapasitesi olan önemli bir yeri olan bir siyasal aktör haline geldi. Özellikle 2002’de AKP’nin iktidar olması bundan sonra beraberinde sadece hükümetin el değiştirmesi değil giderek bir anlayışın fabrika ayarlarına rağmen pozisyon değiştirdiğini, özellikle de 7 Haziran 2015 seçimleriyle çok farklı bir format atıldığını görüyoruz.

2014’te başlayan süreç -eminim ki, ileride belgeleri ortaya çıktığı zaman MGK belgelerini kastediyorum- altını çizerek söylüyorum; oradaki tehdit algısı üzerinden devlet politikasının özellikle Kürt ve Kürtlerin yoğunlukla yaşadığı kentlerde  Kürtler ile olan ilişkilerin tanzim edilmesi ve kurgulanması ekseninde olduğu görülecektir. Burada da kaygı, özellikle Kürtlerin bir yüzyıl sonra bütün asimilasyon politikalarına karşı yeniden ayağa kalkan ve bölgede artık üzerinde oyun oynanılan değil, kendisinin büyük bir aktör olarak sahada rolünün belirginleşmesiyle beraber, devlet politikalarının da değişmeye başladığını görüyoruz. 7 Haziran’da bu çok net ortaya çıktı.

Okumaları yaparken daima ileriye dönük yapmak gerekiyor. O gün,  %13,1 ile parlamentoda temsil kapasitesi bulan HDP’nin, bir sonraki seçimde bu sürecin, bu hattıyla, bu hızıyla yükseliş gösterdiği vakit; %25 ile %35 arası bir hacme ulaşabileceğine ilişkin öngörülerin devlet tarafından konuşulduğunu ve buradan hareketle özellikle buna dönük olarak bir takım etkili tedbirlerin alınması gerektiğini tartıştıklarını biliyoruz.

Kısmen, şimdi bu noktada yapılan özellikle 2016 Kasım süreci, 15 Temmuz, 15 Temmuz’dan sonra yaşanılanlar, 15 Temmuz nasıl bir olaydı onları çok ayrıntılarına girmeden söyleyeceğim ama özellikle Kasım süreci esasında fotoğrafın içinde birçok aktörün olduğunu söyleyebiliriz. Bu, ’93 DEP sürecine benzer şekilde bir dokunulmazlıkların kaldırılması süreci değildi. Ondan daha fazla hacmi olan bir durumdu. Gerek başta yerel yönetimler olmak üzere, Kürtlerin kendi dokusunda, kendi kimliğinde, kendi deminde hayatlarına yön vermeye başladıkları; bir bütün olarak bütün kurumlarla birlikte dişle tırnakla biriktirilmiş olan, özellikle sosyal ölçekli olan, toplumun çok farklı kesimlerinde ifadesini bulduğu kurumlara dönük çok ciddi bir tırpanlama süreci yaşandı.

Kayyım Atamaları Özü İtibariyle Devlete Ait Olan, Yeniden Bir Denge Tesis Etme Değildir

Adeta sömürge valiliğine dönüşmüş olan buradaki bir yapı, bir anlayış çok ciddi temelde bir merkezileşme durumudur. Ama o merkezileşmeyle beraber perifer için söz konusu olduğu zaman hakikatten buradaki uygulamaları tamamen asimilasyonist anlayışın yeni biçimler, yeni roller ve şablonlar altında yeniden sahaya sürüldüğünü görürüz. Bu anlamıyla kayyım sistemi esasında bir tür yeni kolonyalizm anlayışına dönüşmüş durumdadır. Bu bir bütün olarak sadece yerel yönetim ekseniyle belediyelere kayyım atanması değildir. Nasıl ki Kürt siyasetçiler hukuksuz bir şekilde tutuklanıp cezaevlerine konulup siyasi tutsaklar haline getirilmişlerse, bu kentleri siyaseten tutsak eden bir sürece de dönmüştür. Anayasal cumhuriyetlerde çok üstüne basılarak söylenilen halk iradesi ve seçmen iradesini hiçe sayarak merkezden kayyımlar atıyorsunuz. Akabinde özellikle mevcut, o güne kadar biriktirmiş olduğu ne kadar değer ve ilişki varsa bir bütün olarak hepsini süpürme yoluna gidiyorsunuz.

Şimdi bu noktada kayyım atamaları özü itibariyle devlete ait olan, yeniden bir denge tesis etme değil, devletin o etkili gücünü bir bütün olarak halk iradesinin üstünde gören bir anlayışın yansımasıdır. Nitekim daha sonrasında pratik süreçlerine baktığımız zaman, bir de bugüne baktığımız zaman, Amed gibi bir yerde kayyım olarak atadıkları kişi veya 19 Ağustos’taki darbe süreciyle valilerin aynı zamanda kayyım olarak görev üstlenmeleri bunun bir yansımasıdır. Öyle bir anlayış var ki halkın kendini ifade edebileceği yegane alanı olan, birebir her gün yaşayabileceği, her gün denetleyebileceği, her gün sorgulayabileceği, yani parlamentodan çok farklı olan, parlamentoya yansıyan siyasal iradeden çok farklı olan özellikle, yerel yönetimler alanında bu türden uygulamaların geliştirilmesi, halka; sizler sadece idare edilecek, sadece yönetilecek ve siz bir bütün olarak bu uygulamalar karşısında söz ve karar süreçlerine katılamayacaksınız demektir. Biz, sizin için en iyisini yaparız diyen üsttenci bir anlayışın, kendini bir üst akıl olarak gören bir anlayışın yansımasını görüyoruz.

Bu  2016 ve 2019’da yaşanılan sürece baktığımız zaman kendi içinde bir farklılaşma yaşıyor. Yani 2016’nın koşulları içinde toplumun adeta sersemleştirildiği, bir yandan referandumlar zinciri, bir yandan seçimler zinciri, bir yandan 15 Temmuz darbe süreci var. Bütün o atmosferin içinde bölgede kentlerin adeta savaş alanlarına çevrildiği bir atmosferde; kayyım atamalarının toplumsal dokuda yaratmış olduğu etki, buna karşı yükselen itiraz, bunun bir süre sonra yalnızlaşması ve eksilmesi ama 2019’da yeni benzeri bir kayyım süreci…

Bu kayyım süreci karşısında özellikle geçmişten farklı olarak daha güçlü ve daha haklı olduğuna inanan ve kayyımların hiçbir şekilde meşruiyet zemini yakalayamadığı yeni bir momentle karşı karşıyayız.

Bir de şunu eklemek gerekiyor. Özellikle merkezde bloklaşan Türk-İslamcı anlayışın AKP-MHP bloğu artık ortak ideolojik bir konsepte dönüşmüştür. Ortada bir AKP’den bahsetmek de mümkün değil. Çünkü bir lider sultasının olduğu, adeta Erdoğan partisi denilebilecek bir partiye dönüşmüş parti özellikle işleyiş ve örgütsellik itibariyle parti olma karakterini yitirmiştir. Beraberinde sadece devlet olmanın imkanlarının yürütüldüğü şubelere dönüşmüş durumdadır. Böyle bir iklimde özellikle parti tabanından bile itirazlar geldiğini gördük, yani bölgede AKP’ye 31 Mart’ta oy vermiş olanların bile bu haksızlıktır dediğine tanık oldum. Böyle bir zeminde gerçekten buradaki kayyıma karşı verilen mücadele, aynı zamanda bu tek adam rejimine karşı ve bunun gerek bölgedeki gerek Türkiye’deki bir bütün olarak haksızlıklara karşı duruşun da bir göstergesidir. Şüphesiz ki, 31 Mart sürecinde Türkiye’nin demokrasi çevrelerine adeta müjdelenmiş olan sihirli yaklaşım oradaki demokratik güç birliklerinin desteklenmesi çerçevesinde, özellikle rejimin geriletilmesi yönündeki çabaların da sonuç vermiş olması bir bütün olarak Türkiye’nin hemen hemen bütün kentlerinde dönüştürücü bir rol oynaması önemliydi. Beraberinde 23 Haziran sürecinde İstanbul’da çıkan sonuçlar bu rejimin çürüme ve gerileme sürecinin sandıkta tescil edilmesi açısından oldukça önemliydi. % 55’e %45 gibi makasın çok ciddi bir şekilde açıldığı, Türkiye’nin istatistik örneğidir. İstanbul seçimleri bu sistemdeki gerilmeyi çok net ortaya koymuştur. Bu noktada özellikle bugün Türkiye’de demokratik siyasetin çok farklı aktörlerinden yani CHP’den SP’ye kadar, sivil toplum örgütleri dahil bir ekseriyetinden de benzeri şekilde bu kayyım uygulamalarına itiraz eden, karşısında duran bir yığınsal duruş var. Yani kayyım uygulamalarına karşı durulan yer ve pozisyon bir anlamda rejime karşı da bir itirazın göllenme noktasına dönüştü.

Bu anlamıyla da umut veren bir gelişme olarak kayyıma karşı Amed’de, bölge kentlerinde, Van’da, Mardin’de başta olmak üzere bu itirazların büyüyerek devam edeceğini umuyorum. Başka Türkiye kentlerinde yörüngeleri farklı olmakla beraber veya biçimi farklı olmakla beraber tek adam rejimine ve bu anti-demokratik hukuk dışı uygulamalara karşı güçlü bir itirazın da mayası olacaktır.

2019 yerel seçimlerinde halkın iradesiyle siz seçildiniz. Devletin seçimler yasası çerçevesinde girdiğiniz, demokrasi mücadelesinde kayyım kaybetti. Ancak çok kısa bir süre içerisinde belediyeye yeniden kayyım atandı. Yapılan bu müdahaleyi neye bağlıyorsunuz? Halkın iradesine bir darbe olarak görüyor musunuz?

Fotoğraf: Arzella Bektaş

Şimdi, bütün sistemler, bütün organizasyonlar, bütün kurumlar belli bir takım değer ve ilkeler üzerinden işler. Yani devlet dediğiniz aygıt tarihin ilk dönemlerinden bu yana  hukukla beraber devlet olur. Hukuku olmayan devlet yoktur. Devlet hukuk dışılığını seçtiği andan itibaren devlet olma yeteneği ciddi anlamda yara almaya başlar. Türkiye’de 2019 yılında bizim yaşadığımız esasında hukuk dışılığın en çıplak şeklidir. Yani siz bir futbol maçına çıktığınız anda bile FİFA’nın oyun kuralı gereğince maç oynanır. Orda hakem yani maçı yöneten kişi kalkıp maç esnasında yeni bir oyun kuralı koyamaz. Şimdi bize kayyım atanması adeta maç esnasında oyuna yeni bir kural getirilmesine dönüştü. Şimdi böyle bir noktada, eğer devlet demokrasi dışılığı, hukuk dışılığı, insan hakları ve özgürlükleriyle veya toplumsal ya da seçmenler iradesiyle taban tabana zıt bir takım uygulamaları kullandığı zaman ayar verici sistem hukuku olmuştur. Zora dayalı, baskıya dayalı toplumsal muhalefetin en zinde unsurlarını, en iri unsurlarını ezmeye dayalı bir anlayış var demektir. Bugün bizim yaşadığımız budur. Şuna çok net inanıyorum; nasıl ki üç gün önce  Strassburg’da AİHM önünde Türkiye’de özellikle yargı kararlarını siyasetin ve yürütmenin ciddi bir baskısı altında olduğu, yürütmenin ciddi anlamda yargı kararlarına etki ettiği yolunda seslendirilen durum ile kayyım uygulamalarıyla beraber bizim yaptığımız hukuki itirazlar da yeni bir turnusol olarak karşımıza çıkıyor. Yani gerçekten denge rolü gören bağımsız, tarafsız, adil olma yeteneğinde bir yargı var mıdır yok mudur?

Güvenlik propaganda bakanlığı gibi çalışan bir havuz medyası var

İki, şüphesiz ki; yargının vereceği kararlar değerlidir, hürmet edilmesi gereken, saygı gösterilmesi gereken kararlardır. Ama bütün dünyada, bütün anayasalarda, yasal cumhuriyetlerde en yüksek karar organı halk iradesidir. Halk iradesiyle tesis edilen durumlar evet, hukuk tarafından mercek altına alınabilir, idare tarafından mercek altına alınabilir. Ama o kararın tekrar bozulabileceği yegane yer yine halk iradesidir. Dolayısıyla bugün Türkiye’de bir bütün olarak ancak diktatörlüklerde ve faşizan rejimlerde görülen ciddi uygulamalar bu bölgede artık pervasızlık diyebileceğimiz ölçekte bir bütün olarak yaşanarak devam ediyor. Ama aynı Türkiye’nin birçok yerine baktığımızda benzeri şekilde hukuk dışılığın artık olağan hale gelmeye başladığını, polis uygulamalarının adeta bir norm haline, bir olağan durum haline geldiğini görüyoruz.  İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı’nın da rolünü üstleniyor. İçişleri Bakanlığı’nda verilen kararların yandaş -havuz medya tarafından o gizli kapaklı denilen dosyaların içinden nasıl çıkartılıp topluma nasıl servis edildiğini adeta bir güvenlik propaganda bakanlığı gibi çalışan bir havuz medyası oluşturulduğunu, toplumda çok ciddi bir şekilde algı yönetimi yapılmaya çalışıldığını birçok belgeleriyle görüyoruz. Bazen çocukken oynadığımız adam asmaca oyunu vardı. Ben  bu benzetmeyi yapıyorum. Adam asmaca oyununu oynuyorlar. Yani bir ülkede düşünün ki hükümetler bireylere dönük suçlar üretmeye çalışsın, yaftalamalar yapmaya çalışsın ve bunu da kırk kere tekrar edip kırk birinci defada sokaktaki insanın ağzından laf olarak duymaya başlayın.

Böyle bir kinli yalan ve iftiraya dayanan bir aygıtın bu yüzyılda bu çağda çalışıyor olması gibi çok ahlak dışı bir durumla karşı karşıyayız. Ama bütün bunlara rağmen artık eskisi kadar etkili olmuyor. Toplumun bu konuda gözleri daha açık, kulakları daha açık, duyuları daha zengin. Yapılan işlerin özellikle son on yılda Türkiye’yi nereden nerelere getirdiğini, bir bütün olarak toplumu ciddi bir karabasan durumunu bir çıkmaz durumuna sürüklediğini, yaşadıkları ve kendi yaratmış oldukları bu istikrarsızlığın bütün sonuçlarını topluma ihale etmeye çalıştıklarını artık toplum da görmeye başladı. Bu anlamda da bundan sonraki dönemlerin her gününün, her saatinin not edilmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü eğer bütün  bu kötücül uygulamalarla bütün bu kötülüklere, bir bütün olarak yani toplumu sadece sosyal, kültürel ve ekonomik demiyorum aynı zamanda ahlaki yönden boşaltan bütün bu yaklaşımlara karşı; toplumun itirazı yükseldiği zaman, bugün yaşadığımız her bir saatin, her bir günün önemli değişimlere dönüşümlere gebe olacağını düşünüyorum.

Basından izlediğim kadarıyla kayyım size bir belge imzalamak istedi. Fakat siz, “Halk bana böyle bir irade vermedi.” şeklinde tavır takınarak imzalamadınız. Bu tavrınızdan dolayı yasal bir kavuşturma yapıldı mı?

Kayyımdan sonra, idari düzeyde üç soruşturma vardı.  Bu üç tane soruşturmanın içerikleri daha çok belediyede çalıştığımız dönemlerde işe başlatılan kişilere, eş başkanlık sistemine dönük olarak, cadde isimlerine dönüktür. Normalde bütün bunlar her biri kendi içinde hukukta karşılığı olan, hepsi hukuksal zemine yaslanan başlıklar olmakla beraber hiç birisi kayyım gerekçesi yapılamayacak kadar nettir. Türkiye’deki hukukun gerçekleri üzerinden baktığımız zaman kayyım gerekçesi yapılamayacak soruşturmalardır.

Bu defa benim oraya yazdığım not; “ben bunu imzalamıyorum, imzalamaktan imtina ediyorum” idi. Çünkü bu adeta halkı iradesine ferman gibi bir şeydir. Yani orda beş yüz bin insanın iradesini temsil eden bir mevkide bulunurken; siz, onların billurlaşmış, şahsiyet kazanmış profili olarak sizin bu iradenizi hiçe sayan o tebligata bir tutum göstermeniz gerekir. Bu bir olursa olmazdır. Bu çerçevede o ifadeyi kurmuştum. İmza atmamıştım, imza atmamak sadece sıradan bir parmak hareketi değildir. Orada, adeta bir anlamda o uygulamaya saygı gösteren biraz da meşrulaştıran bir yaklaşım gibi hissediyorum. Ve o çerçevede itiraznameyi oraya not düşmüştüm. Açıktan halkın iradesini tavrımla beyan ettim.

Bunun için soruşturma açarlar ya da açmazlar, zaten böyle bir şeyi düşündüğünüz zaman, imtina etme tutumunu gösterdiğiniz zaman idarenin kendi maslahatı içinde de karşılığı olan bir tutumdu. O, beni çok fazla ilgilendirmiyor, çünkü dediğim gibi biz sokaktaki duruşumuz bir onur savunmasıdır. Bir irade savunmasıdır. Aynı zamanda da bu ceberrut anlayışa karşı da bir siyasal duruştur.

Size yapılan bu müdahaleyle yeni bir süreç başlamış gibi oldu. Cumartesi Anneleri bilinirdi, sonrasında Barış Anneleri, şimdi ise dağa giden gençlerin anneleri oturma eylemi yapmakta. Bununla birlikte Belediye önünde nöbet tutulması… Bütün bunlar kendiliğinden gelişen eylemler mi? Yoksa ayrı ayrı süreçler ve bir birinden bağımsız mı gelişti?

İşin doğrusu bunların tetiklenmesi ya da spontane gelişmiş olması Türkiye’ye bir şey konuşturmaya, tartıştırmaya başladı. Bu çocuklar dağlara gidiyor, bu çocukların dağlara gitmesinin önünü kesmenin yegane yolu; Türkiye’de demokrasi değerlerinin, hukuk değerlerinin bir bütün olarak barış ikliminin tesisiyle mümkündür. Eğer ülkede kutuplaşma ve hukuk dışılık değil de,  demokrasiye mevzi kazandıran, sonuç kazandıran, sonuç alıcı bir kapasitesi olan bir inanç ve güven fazla ise işte o zaman insanlar, gençler yarınlarını o demokraside tarif edebilecekleri inşa edebilecekleri zeminde görürler. Buna olan güvenleriyle demokrasi kulvarlarında yerlerini alırlar.

Eğer siz demokrasiyi tüketirseniz, başka yollar aralarsınız. Hatta şöyle ifade etmek istiyorum. Dönüp  tekrar halkımıza ne söyleyeceğim, yani biz 31 Mart’ta 24 Haziran’da dönüp gençlere ne söyleyeceğiz? Karşılaştığımız durum budur dediğimiz zaman biz  onlara karşı nasıl ikna edici olabileceğiz?

Zorluk çekeceğimizi söylemiştim daha önceki dönemde. Bu anlamda da onlar ister asker anaları olsun, ister çocukları PKK’nin elinde bulunan asker ve polisler olsun, fark etmez. Esir alınan asker, polis ve kaymakam dahil kişiler var. Beraberinde çocukları dağda olan analar, beraberinde evlatlarının kemiklerine ulaşamayan ve bir mezar taşı olmayan, akıbeti belirsiz, hakikatin ortaya çıkmadığı, suçluların ortaya dökülmediği, adaletin tesis edilmediği, yüzleşmenin yaşanmadığı Cumartesi Anneleri var. Beraberinde uzun yıllardır bu ülkede bu işin çatışma üzerinden olmayacağını, bu işe demokratik muhteva dahilinde bir çözüm bulunması gerektiğini ve bunun bir yaşam biçimi olarak bu ülkede bir arada  yaşamanın tesis edilmesini ısrarla vurgulayan Barış Anneleri var. Bir bütün olarak kadında şekillenen yani anayı da bir kenara bırakalım, kadında şekillenen, barışçıl bir çözüm yaklaşımı istiyoruz. Ama bu barışçıl çözüm aynı zamanda her çevrenin tatmin olduğu, ikna olduğu ve bir daha o çatışmanın üretilme zeminine fırsat vermeyen bir yaklaşım gerekiyor. Biz buraya mı bakacağız? Bu itiraza mı? Kulağımızı, yüzümüzü nereye çevirmeliyiz?

Düşünün ki bir ülke yüz yıldır, bir meseleyi yaşıyor ama o ülkenin üniversiteleri bu meseleyi tartışmıyor!

Burada hakikaten ifade ettiğim gibi, ister yıllardır devam eden Cumartesi Anneleri’nin İstanbul’da başlayan o haykırışları Diyarbakır’da da var. Böyle bir iklime baktığınız zaman evlatlarından uzakta olan, evlatları PKK’nin elinde olan esir aileler de var. Normalde kamu aygıtının idarenin böyle bir durum karşısında bir çözüm üretme yaklaşımı, bir sonuç alma yaklaşımı olması gerekir. Diğer yandan eğer bir ülke on yıllardır yüz yıla yakın bir meseleyle karşı karşıyaysa, o meseleyi ancak ülkedeki bütün aktörlerin güçlü bir şekilde katılımıyla çözebilir. Ve bundan sonraki yüzyılları, hakikaten  bir arada yaşamanın yüzyıllarına dönüştürebilecek olan bir yaklaşım içinde olmaları lazım.

Bugün Analar marifetiyle Türkiye toplumu parlamento düzeyinde çözüm için temel sorumlulukları alması gereken kesimlerden birisidir. Sivil toplumun bu konudaki iddia sahibi bütün aktörleri beraberinde medya, medyada algı ve siyaset yapıcılığında önemli bir role ve sorumluluğa sahiptir. Beraberinde akademisyenler, üniversiteler gelmektedir. Düşünün ki bir ülke yüz yıldır, bir meseleyi yaşıyor ama o ülkenin üniversiteleri bu meseleyi tartışmıyor. Böyle bir hayata aykırı, doğaya aykırı, durum olmaz. Dolayısıyla bir bütün olarak toplumun bu konudaki sorumluluk sahibi aktörlerinin hakikaten rollerini doğru bir şekilde yerlerine getirmesi gerekiyor. İşte o anaların çığlığına, haykırışlarına çözüm üreten bir yerlerden bakmak gerekiyor. Yoksa çok açık olarak ifade etmek lazım, yani buradan iyi niyet temennileriyle bu işler çözülmez. Eğer onlara saygı ile yaklaşıyorsak, sempatiyle bakıyorsak sözlerle olmaz. Sorumluluk almayı gerektirir, bedel ödemeyi gerektirir. Bu çerçevede siyasetin bütün cephelerinin, buna benim partim de dahil olmak üzere, sorumluluk alması gerekiyor ve çözüm üreten bir yerden öncelikle bir iyi niyet cümlesiyle başlayarak yarına ilişkin aydınlığa kapı aralayan bir yerden bakması gerekiyor.

Türkiye  Cumhurbaşkanı ve AKP sözcüleri seçim arifesinde, “Kayyım atayacağız.” dediler. Bazı yorumcular bunu, AKP’nin dağılmaya doğru gideceğine yormuşlardı. Sizce bunun gerçeklik payı var mıdır?

İşin doğrusu seçimlerden önce özellikle de kayyım atama tehdidinin arka planı üzerinden birçok okuma yapabiliriz. Ama o gün bu sözleri söylerken bölgede HDP’nin arkasında birikmiş olan Kürdistan ittifakının da, bölgede bu konuda bir yol ve sorumluluk aldığını beraberinde not etmemiz gerekiyor. Ona karşı özellikle AKP ve MHP bloğunun bu tabanda bir gevşeme yaratma çabasına daha çok hizmet ediyordu. Hatırlanacağı üzere 31 Mart öncesi artık Türkiye’de herkes terörist olma, hain olma, harcı alem olmanın ne kadar sıradanlaştığını, olağanlaştığını; Kürde ve Kürdün siyasal kesimlerine çok kolaylıkla yaftalanan, bu tür şeyler ile herkesin çok rahatlıkla teşhir edilebildiğine tanık oldular.

Sözlerini tutmadılar. Esasında tutsalardı ilk önce demokrasi, hukuk değerlerine ilişkin sözlerini tutmaları gerekiyordu. Bir başka anlamıyla ise sözlerini tuttular; 1 Nisan günü bile zaten bu şeylerin hazırlığını yaptılar. Yani bu kadar hukuk dışılığın artık  çıplak olduğu, bir durumla karşı karşıyaydık.

AKP, tıpkı Osmanlı gibi gerileme sürecine girdi

Türkiye’de eğitim almış olanlar, Osmanlı’nın  kuruluş, yükselme, duraklama ve gerileme dönemleri  diye tarif ederler ve bu çok da tutulan bir yaklaşımdır. AKP içinde beraberinde hakikaten duraklama dönemine girildi. Bunun gerilemeye,  çürümeye doğru gittiği esasında 2014-15 sürecinden itibaren belli olmuştur. Adeta yoğurt-pekmez olup da birbirlerinden zaten ayrışma kapasiteleri olmayan bir  kesimle boşanma süreci yaşadılar. O boşanma süreci adeta devletin içinde kulvarların, koridorların yeniden tarif edilmesi süreci başladı. Onların boşalttığı yerlerde bu defa yoğurt-pekmez olmasın da  diyelim ki; yumurta, pekmez olsun yumurtalı yoğurtlu pekmezli durum çıktı ortaya. Bu  noktadan baktığınız zaman giderek gerileyen ve dediğim gibi hiç kimsenin böyle itiraz edemeyeceği bir sonuçla tescillenen bir süreç var.

23 Haziran 2019 İstanbul seçimleri çerçevesinde geçmişteki bütün seçim süreçlerine baktığınızda İstanbul’da alınan sonuçların hemen hemen Türkiye ölçeğinin  yansıması durumunda olduğu görülür. Yani  Türkiye’nin en büyük istatistik ölçeği neresidir derseniz,  ben, size İstanbul derim. Amed demem, Van demem. Biz istatistik ölçek değiliz ama İstanbul öyledir.

Dolayısıyla İstanbul’da %55’e %45 gibi bir durum ortaya çıktı. Ama 23 Haziran sonrasında yapmış oldukları bir takım uygulamalara, işlemlere baktığımızda hakikaten bütün hayat alanlarında bir yandan toplumu paralize eden, toplumun bütün yükselen iradesini törpülemeye çalışan anlayış var. Bir yandan da uluslararası atmosferde baktığımız zaman sürekli bölgesel ve küresel süreçlerde adeta itirazsız atom haline geldiğini görürüz. Kiminle ne zaman nerede birleşik yapacağı belli olmayan, ciddi anlamda ülke çıkarlarının bir yana bırakıldığı ve  kendi çıkarlarının öne çıktığı; kendi ideolojik, politik kaygılarının ve programlarının öne çıktığı ve bunun da ülkenin çıkarları olarak Türkiye toplumuna sunulmaya başlandığı bir süreci görüyoruz. Yani içeride de dışarıda da bir yandan gerileme sürecindeler. Ama o gerileme sürecini de gölgelemek için devlet olmanın bütün imkan yöntem ve araçlarını servis eden, onu toplumun üzerinde bir güçlü karabasan etkisi yaratarak da etkisizleştirmeye çalışan ve o kendi acizliklerini de perdelemeye çalışan bir durumla karşı karşıyayız. Geriliyorlar, yani bu çok açık, bu çok net. Toplumda eski yakalamış oldukları itibarı kaybetmiş durumdalar, beraberinde yalnızlaşıyorlar.

Kendi içlerinde itiraz eden güçlü bir iç muhalefetleri var. Partiden ayrılıyorlar, partiden ihraç süreçleri başlamış durumda. Yine göndermede bulunacağım; bizim buradaki bir yaşlı amcanın  söylediği gibi artık AKP, AKP olmaktan çıkmış; küçük MHP büyük MHP denilebilecek şekilde ideolojik ve politik olarak Türk İslam çizgisine yaslanmıştır. Bakın, bunun altını çiziyorum; Türki İslam’a yaslanmış olan bir çizgiyle karşı karşıyayız. Çünkü sadece İslam olsa, İslam’ın rasyonelleri üzerinde davranacak olsa bugünkü politikaları görmeyiz. Dolayısıyla da ben bu arada Türki İslam kavramını kullanmak istedim. Buna yaslanmış olan ve bu çerçevede ülkedeki bir bütün olarak hayatı tanzim eden bir anlayış görüyoruz. Gerek İstanbul belediyesinde ortaya çıkan belgeler, gerekse Türkiye’de her bir olayla beraber kral çıplak dedirten gerçeğin ortaya çıktığı uygulamalara baktığımız zaman cemaatlardan tarikatlara, kuran kurslarından her yere yaygınlaştırmaya çalışılan imam hatiplere kadar ülkeyi bir bütün olarak zamanın tersine akıtmaya çalışan ve bunu da özellikle kendi yandaşları üzerinden ekonomik olarak besleyen bir sistem var. Ekonomik olarak teçhiz etmek, idari ve hukuki olarak adeta onlara dokunulmazlık alanları sağlamak, ama beraberinde bir bütün olarak toplumun geleceğini ciddi anlamda ipotek koyan bir rejim var. Artık insanların sanatı, kültürü, edebiyatı, müziği bir araya gelmeyi,  gülebilmeyi, heyecan alabilmeyi yarına ilişkin umudun daha renkli olabileceği durumların azaldığı; kaygıların, korkuların, yarına ilişkin endişelerin daha çok arttığı bir iklim tarif edilmeye çalışılıyor.

Bundan daha fazla aciz içine düşülen bir durum var mı? Bundan daha büyük bir gerileme durumu var. Bu anlamda istedikleri kadar bu uygulamalar üzerinden bizi hırpalamaya çalışsınlar, inanın biz güçleniyoruz. Her geçen gün daha fazla güçleniyoruz. Toplumdaki güven kat sayımız her geçen gün daha da artıyor. Çünkü geçmişte gelişen durumun bu olduğuna dair ifadelerimiz zaten mevcuttu. Ama beraberinde toplum artık bu zalimlerin yaratmış olduğu atmosfere itirazını yükseltiyor. Mazlumların kapasitesi ve yarına ilişkin güçlü iradesi üzerindeki etkisini daha da fazla artırıyor.

Eş Başkan ile Başkanlık arasında ne gibi fark var? Biraz açar mısınız?

İnsanlık tarihi, cinsiyetler üzerinden bakarsanız kadınlar ve erkeklerin tarihidir. Ama  siz klasik tarih okumalarına baktığınız zaman hemen hemen hiç kadın görmezsiniz. Gördüğünüz zaman da kadını tırnak içinde ifadeyle özellikle cinsel çağrışımlar yaptıran, seksüel çağrışımlar yaptıran birkaç yerde  görürsünüz. Onun ötesinde tarih, hep erkeklerin tarihidir. Ama hayatın kendisi, doğanın kendisi normalde eşit olması gereken bir ilişkiyi, ki bu eşit olma durumu bütün hayat alanlarında, varlık göstermeden temsiliyete kadar bir çok alanda eşitlenmesi gereken durumdur. Ancak eril bir zihniyet tarafından tamamen kapasite edildiğini ve kapatıldığını görürsünüz.

Çok çarpıcı şekilde Türkiye’de özellikle medyada tartışma programlarını görürsünüz, kadın sorunu tartışılmaktadır. Ama orada dört tane erkek vardır, altı tane erkek vardır. Ama tek bir kadın yoktur.

Dolayısıyla toplumdaki bütün eşitsizliklerin bertaraf edilmesine, ortadan kaldırılmasına özgürleşen kadının, özgür geleceğin de en önemli mimarı olduğunun bilinciyle davranan demokratik siyasetin birçok yapısı eş başkanlık sistemini kendi kurumsal bünyelerinde şekillendirmişlerdir. Bunu Avrupa’da da görebiliyorsunuz. En son 2010’lu yıllarda Türkiye’de siyasal partiler  yasasının  içine de girdi.

Bir yanı budur, hukuk içinde ve siyasal temsiliyette tarif etmedir. Ama diğer bir yanı da toplumun zindelik düzeyi, kendini geliştirme düzeyi, sosyal gelişmelerin bazen hukukun önüne bazen siyasetin önüne bazen de idarenin önüne geçme durumudur.

Toplum, kadın kararlılığını nakşetmek istiyorsa, işaret etmek istiyorsa o zaman bir eş başkanlık sistemi olması gerekir.

Özellikle  dün bir metafor olarak ifade etmiştim bir yerlerde kadının 90 km’den fazla araba kullanamayacağı konuşuluyordu. 2019 yılında yaşadığımız 15-20 Eylül aralığında bu hakikaten bir utanç vesikasıdır. Bir rezalettir. Ama Amed’de kadınlar üzerlerinde “Bedenime ve İrademe Dokunma” yazan tişörtlerle alanda güçlü olarak yerlerini aldılar. Aynı  zamanda Diyarbakır’daki demokratik mücadelenin de merkezi gücü olarak bir anlamda lokomotif görevi oldu. Eğer temsili söz konusuysa, orada varlığı söz konusuysa, bütün sosyal ve siyasal süreçlerin içinde bütün hayat alanlarında da bu eşit, adil ve demokratik olmalıdır. Olma durumunun cinsiyetler üzerinden de tarif edilmesi gerekiyor. O nedenle partimiz zaten pratik olarak bütün süreçlerde buna işaret etmişti. Ben de seçimlere girerken eş başkanımızla beraber seçime girmiştim. Yani bu halk Selçuk Mızraklı’ya oy vermedi, Selçuk Mızraklı’yı Büyükşehir Belediye Başkanı olarak görmek istiyoruz diye oy vermedi. Bu halk Selçuk Mızraklı’ya ve Hülya Alökmen Uyanık’a sizi eş başkan olarak oraya gönderiyoruz diye oy verdiler.

Dolayısıyla ben her ne kadar eş başkanımız Sayın Uyanık için bir KHK gerekçe gösterilerek temsiliyetinin önüne geçilmiş olsa bile ben onun hep eş başkan olduğunu söylerim. Beni eş başkan olarak seçtiler. Burada bir toplum, kendi geleceğine kendi yarınına, kadın hissiyatını, kadın aklını, kadın vicdanını, kadın kararlılığı eğer nakşetmek istiyorsa, işaret etmek istiyorsa o zaman bir eş başkanlık sistemi olması gerekir.

Bu anlamda toplumun kendi alanında yaşamış olduğu eşitsizlikleri törpüleme, değiştirme, dönüştürme çabasında çok özgün bir biçimi ortaya çıkmaya başladı. Özellikle yerel yönetimler marifetiyle o tekil olma durumunun erkeğin başına ne kadar felaket getirdiğini gördük. Bugünlerde yaşayan  bizler esasında eş başkanlık gibi bir müessesenin ne kadar dengeleyici ama aynı zamanda da toplumun kendi içindeki adalet duygusunu, vicdan duygusunu ve bir toplumsal tarihsel hakikati özellikle yönetim süreçlerine aktarılması açısından da billurlaşmış bir öykü olduğunu düşünüyorum.

Kürt sorunu tekrar bir barış sürecini yaşar mı? Gelecek açısından ne düşünüyorsunuz?

Bütün çatışmalı süreçlerin sonu barıştır. Önemli  olan bu barış süreçlerinin ikna edici ve tatminkar olmasıdır. Onurlu bir barışın olmasıdır. Onurlu barıştan da kastım şudur; savaşan tarafların barışı toplum içinde bunlara dahil olan kesimlerin barışın bir iklim olarak yaşama biçimi ve geleceğe dönük bir güvence biçimi olarak hissedebilmeleridir.  Beraberinde de geçmişin ayıplarıyla, günahlarıyla yüzleşmenin hakikatin ortaya çıkarabilmesidir. Şimdi  bu her üçü koşut olarak gitmediği sürece de gerçek anlamdan bir barıştan, bir barışın tesis edilmesinden söz etmek mümkün değil.

İkinci  bir yanı, insan olarak; ben hekim olarak demiyorum, ben insanım, ben bir kadın ya da erkek olabilirim. Bir insan olarak, toplumların yaşamış oldukları meseleler baskı, zor, güç aygıtları üzerinden çözülemez. Çözüme kapı aralayan, çözüm için  hararetli bir çaba gösteren, o yaşanılan eşitsizliğin baki kalması durumunda toplumu ne kadar hırpalayacağı, travmaya ulaşacağı bilinciyle bu tür süreçlerin bertaraf edilmesi gerekiyor. Bu noktada, yani dünya üzerinde hiçbir insan yoktur ki; ben kendime yetemiyorum, gel beni yönet desin. Ötekisine kul, köle olayım, sen gel beni çek, çevir, beni idare et desin. Dünya üzerinde hiçbir halk yoktur ki ben kendi ayaklarımın duramıyorum gelin beni yönetin desin. Diğer yanıyla eğer bir halk, öteki halklar üzerinde, siz kimliksizsiniz, siz, tırnak içinde ifadeyle hiçsiniz dercesine; siz kendiniz üzerine bir gelecek ve irade tesis edemezsiniz, ben sizi yönetirim gibi bir iddiayla yaklaşıyorsa bu da patolojiktir.

Gerçektir ki, dünya üzerinde yenilmiş halklar yoktur. Siz bir halkın yenildiğini göremezsiniz, ordular yenilir, iktidarlar yenilebilir, askeri kuvvetler yenilebilir.

Bu anlamda işte bütün bu durumları geçmişin o yaşanmış süreçlerinden ders çıkartarak, bütün bunların olmayacağını, eşit, adil, demokratik ve hukuki zeminde karşılıkları belirlenmiş, tarif edilmiş ama beraberinde geçmişin acılarıyla, sancılarıyla yarın bir daha ortaya çıkamayacağı şekilde bir yüzleşmenin yaşandığı bir sürece ihtiyaç var. Bunun için yarın bile geçtir, bugün başlamak gerekir. Bu çabaların bugün gösterilmesi gerekir. Bu anlamda şüphesiz ki bu konudaki bütün tarafların ikna olması gerekiyor.

Bizler zaten savaş üzerinden düşünmedik, savaş üzerinden düşünseydik burada olmazdık. Dolayısıyla özellikle başta çatışan taraflar bu çözümde olmalıdır. Çatışan taraflar olmalı ama çatışan taraflar gelir gelmez bizim tarihsel sorumluluğumuz, bu konudaki siyasal sorumluluğumuz her zaman inadına barış demektir.

Dolayısıyla  bunun yakınlığı uzaklığı daha çok özellikle siyaset veya devlet ehlilin, söyledikleri sözler üzerinden olmamalıdır. Gerçektir ki, dünya üzerinde yenilmiş halklar yoktur. Siz bir halkın yenildiğini göremezsiniz, ordular yenilir, iktidarlar yenilebilir, askeri kuvvetler yenilebilir. Yenilgi, zafer veya mağlubiyetin olduğu böyle bir çatışma zemini yoktur. Dolayısıyla burada özellikle böyle bir durum üzerinden birilerinin yarın öbür gün zafer geçidi yapma hayaliyle yürütmeye çalıştıkları bu sürecin böyle düşünülmemesi gerekiyor.

Çünkü yarın daha fazla kaybedilen bir yarın olacaktır. Böyle düşünürseniz yarının kazanılan bir yarın olması için, herkesin kazandığı bir yarın olabilmesi için barış atmosferine ihtiyaç vardır. Çatışmasızlığa ihtiyaç vardır. Çatışmasızlığı tahrik etmek ve o zemine varmak için de çok güçlü bir kamusal iradenin beraberinde güçlü bir uluslararası atmosferin bunu destekleyebilecek güçlü aktörlerin devrede olduğu süreçlere ihtiyaç vardır.

Ötekilerin gündemi olarak teşekkür ederiz.

Sizlere emeğinizden dolayı teşekkür ederim.