Zarif Laçin yazdı: Var olmak yada olmak…

Reklam!

 

 

 

VAR OLMAK YADA YOK OLMAK…

Sistem kendi içindeki ilerleyişini sürdürürken, neyi katlettiğini umursamaz çoğu zaman. Bu katlediliş sıradan değildir hiç bir zaman, bir amaca yöneliktir. Böyle algılamak gerçeği daha iyi kavramımızı sağlayacaktır.
Neden mi?
İnsanlık tarihi, öldürmek, yok saymak ve yok etmek üzerine kurulmuştur. Kendi düşüncelerini, kendi din olgusunu, kendi sosyal yaşantısını ve kendi siyasal anlayışını diğerine kabul ettirme güdüsü taşımıştır. Bu anlayış, halklar arasında, topluluklar arasında, devletler arasında, hatta ikili ilişkilerde ve sohbetlerde dahi mevcut yapısını korumuştur. Bunun sonucunda bir halk diğer bir halka, bir devlet diğer bir devlete, bir birey diğer bir bireye kendini dayatarak kabuk ettirmek ve diğerini yok etmek iştahıyla dolup taşmıştır. Bu istek ve arzu beraberinde zulüm getirmiştir. Faşizm kendini en şiddetli ve en acımasız haliyle dayatmıştır. Birine, diğerininin sahip olduğu herşeye el uzatma ve zorla da olsa her şeyini ele geçirme hakkı tanımıstır. Bu kabul edilemez saldırı, kaçınılmaz olanı, bir çok halkın, bir çok kültürün, geleneğin celladı olmuş, sonunu getirmiştir.

Peki insanların, varolma ve var etme serüvenine ilk atılma süreçleri, hangi aşamalardan geçti ki bugünlere ulaşabildi?. İlk etapta buna bakmak gerekiyor. Fizyolojik ve Biyolojik yapısından çok sosyolojik yapısına yani halk olma, ulus olma, devlet olma noktasındaki başlangıçları ilk ne ile gerçekleşti başlıklar halinde değinmek istiyorum.
Bu tarihi süreç, bir kaç merkez üzerinde oturtularak gerçekleşti. Bunlardan ilki TOPRAK ile tanışma, ikincisi YERLEŞİK HAYAT, üçüncüsü ve en önemlisi DEVLETLEŞME isteği ve mücadelesi, dördüncüsü bu isteğin sonucunda yapılan SAVAŞLAR, savaşların yarattığı YIKIMLAR yada KAZANIMLAR…

Yerleşik hayata geçiş, insanların ilkel yapısından kurtulup bir toprağa ait olma, bir yeri kendine ait edinme, ele geçirme oraya yerleşme düşüncesiyle ortaya çıkmıştır. Bu yüzden toprak üzerinde önce durağan bir merkez oluşturulmuş ve sürekli hareketlilik, yer değiştirme yani göçebelik ortadan kaldırılmıştır. Daha sonra, çoğalarak sadece kendine yetme anlayışından kurtulup, devamlı bir üretim biçimine geçmek, bunu sürekli hale getirmek ve bundan kazanç elde etmek için üzerinde yaşadıkları toprağı, coğrafyayı, hava koşullarını tanımaya başladılar önce. Sonra bildikleri, öğrendikleri o toprağı işleyerek ihtiyaçlarını giderdiler. Bu durum arz- talep meselesine dönüşünce elde ettikleri her şeyin fazlasını kendileri dışındaki topluluklara sunarak devamlılığını sağladılar ve bugünkü mevcut duruma taşıdılar olayı. Toprak ile tanışma, toprağı tanıma, işleme ve toprağın üzerine yerleşip orda çoğalma, büyüme süreci beraberinde ulusları ve devletleri getirdi.
Bu hızlı büyümeler ve gelişmeler uluslar arasında, devletler arasında sahip olma mantığını yarattı. Bu mantık zaman içersinde dayatmaları ve zorbalıkları da getirdi. Bu dayatmalar ve zorbalıkların sonucu ortaya çıkan çıkar ilişkileri büyük mücadeleler, savaşlar ve hatta ihanetler getirdi. Ölüm ve yıkım getiren bu sürecin kazananları ve kaybedenleri olmuştur haliyle. Güçlü olanlar daha da gelişmiş, büyümüş ve kendini yaşatabilmiştir.
Geri kalanı ise yıkıma uğramaktan, yok olmaktan kurtulamamıştır.

Bu da demek oluyor ki bir ulusun, bir halkın gücünü, değerlerini, inançlarını, gereksinimlerini, ihtiyaç duyduğu tüm yaşamsal koşullarını sürdürebilmesi için toprak ve devlet sahibi olmakla mümkündür.

Aynı zamanda bir halkın kültürünü, inançlarını, yaşam bićimini, ihtiyaçlarını, rengini, yapısını, şeklini, iradesini, gücünü belirleyen en büyük dengenin doğa olduğunu da unutmamak gerekiyor. Doğanın sunduklarıyla insanlar şekillenir, büyür, gelişir ve en büyük güç haline gelir.
Örneğin: En büyük doğal kaynaklara en iyi stratejik bölgelere sahip olmanın ne denli bir güç oluşturduğu malum.
Öyleyse; sahip olunan bu güç, akıllıca ve iyi bir denge içinde korunmalı, geliştirilmeli ve ileriye taşınmalıdır. Aksi durumda yok edilen her şeyle birlikte bir insan ırkı, bir ulus ve bir devlet de yok olur gider. Bunun sayısız örnekleri var. Geçmiş koca bir tarihe bakmak ışık olacaktır bizlere…
Ne için savaştıklarını, ne için mücadele verdiklerini, nasıl büyüdüklerini, nasıl yok olup gittiklerini görmek mümkün.
Dolayısıyla, bu güç savaşı dün olduğu gibi bugünde tüm şiddetiyle devam etmektedir.
Ve yarın da şiddetini arttırarak devam edecektir.
Çünkü topraktan besleniyoruz ve orda büyüyüp gelişiyor, genişliyoruz. O halde güç eşittir TOPRAK….

Tüm bunlar değerlendirildiğinde aslında insanlar ilk varolduğunda hiç bir üstünlük sözkonusu değildi. Doğayla olan mücadeleleri ve hayatta kalma içgüdüsü mevcuttu sadece.
Eşit haklara sahip olma yada olmama, yukarda da değindiğim gibi zaman içersinde elde edilen haklı yada haksız kazanımların güce dönüşmesiyle meydana çıkmıştır. Bu güç dengesi, birinin ötekini yok saymasıyla mevcut yapısını daha da koruyarak daha da arttırarak sürdüregelmiştir. Dolayısıyla eşit haklardan oluşmayan bu döngü, ezen – ezilen, devletleşen – devletsiz kalan – devletsiz bırakılan bir halkın varlığını da meydana getirmiştir. Oysa doğru şekilde bakıldığında, her halkın kendi kendini yaratma ve yaşatma hakkı vardır. Kendi varlığını, kültürel ve sosyal yapısını korumaya, bunu güven içersinde ileriye taşımaya… En doğal ve lazım gelen bu hakların, başka bir halkın ötekileştirme – yok sayma – yok etme ideolojisine, zalimliliğine kurban edilmesi kabul edilir bir durum değildir elbette.
Ezilen halklar da artık bunun bilincinde. İşte tam da bu yüzden en büyük mücadeleyi vermeleri gerektiğini iyi biliyorlar. Var olmak yada yok olmak…Tek başına siyasi statünün hiç bir şey olduğunu fark edenler aynı zamanda bunun onursal bir mücadeleden ibaret olduğunu gördüler. Sosyal ve yaşamsal faktörlerin, her şeyi şekillendirdiğini asla unutmadan, siyasal mücadeleninde hakkını verdiler. Tüm zulme ve ihanetlere rağmen…

Başlıklar halinde sıralanan tüm bu gereksinimlerin ve gelişmelerin özünü ve olmazsa olmazını kavrayabilenler, zaman içinde tek bir ağacın bir ormana ve tek bir karış toprağın bir ulusa, bir devlete nasıl dönüştürüldüğünü görmeleri de mümkün oldu.
Dolaysıyla; Dağınıklıktan kurtulup tek bir güç ve irade etrafında toplanmak; aklın ve mantığın izinden giderek; doğru yerde, doğru zamanda, doğru kararlarla ve hamlelerle bir mücadele başlatmak ve onu sürdürmek başarıyı ve zaferi kaçınılmaz yapandır…