Genel İş Genel Başkanı Remzi Çalışkan KHK’lara rağmen örgütlü gücümüzü 50 binlerden 100 binlere ulaştırdık.

 

 

ANKARA- ÖTEKİLERİN GÜNDEMİ SÖYLEYİŞ; Genel İş Genel Başkanı Remzi Çalışkan Gazeteci Hamza ÖZKAN’nın sorularını yanıtladı.

Remzi Çalışkan’ı herkes Genel İş Genel Başkanı olarak tanıyor. Biz de sizden dinlemek istiyoruz, Remzi Çalışkan kimdir, hayata nasıl bakıyor, kendini hayatın neresinde görüyor?

1964 yılında Urfa’da doğmuş üniversite eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalıp, işçi olmuş sonra işçi sınıfının hak ve özgürlükleri temelinde mücadele edip, onların temsilcisi olmuş bir insandır. Hayata insanın doğayla bütünleştiği noktadan bakıyor.

 

17-18 Ekim 2015 tarihinde yapılan 16. Olağan Genel Kurul’da Sendika Genel Başkanı oldunuz. 23-24-25 Ağustos 2019 tarihinde yapılan 17. Olağan Genel Kurul’da yeniden Genel iş Sendika Genel Başkanı seçildiniz. Başkan olduğunuz dönemden başlayarak Genel İş’in, öncesine ve sonrasına biraz değinebilir misiniz?

Genel başkan olmadan önceki dönemde sendika genel yönetim kurulu üyesiydim. O dönem sürdürülen yönetim ve mücadele anlayışına muhalefetim ve itirazlarım vardı. Genel başkan olduğumda yürüttüğümüz mücadele tarzımız, anlayışımız ve yöntemimizle, faaliyetlerimizi arttırarak gücümüzü de arttırdık böylelikle örgütlülüğümüzü ikiye katladık. OHAL koşullarına ve KHK’lara ve kayyım zihniyetine, sendikamızı hedef alan saldırılara rağmen örgütlü gücümüzü 50 binlerden 100 binlere ulaştırdık.

Son yıllarda; “bu suça ortak olmayacağız” diye düşünenler, sırayla KHK ile ihraç edildiler. Sizce Türkiye açısından nasıl bir süreç yaşandı. Türkiye nerden nereye geldi? Bir bilim insanı ve Sendika emekçisi olarak, tarihsel belleğiniz bu konuda bize neler söyleyebilir?

Türkiye 7 Haziran 2015 genel seçimlerinden sonra bir akıl tutulması girdabına girdi. Bugün de bu girdaptan kurtulmuş değil. Devlet yönetim sisteminin değiştiği veya krize girdiği dönemlerde akademiye yönelik bir baskının ve tasfiyelerin yaşandığını görüyoruz. 1960’da 147’likler, 1971’de Asistanlar, 1982 1402’likler bunu bize göstermektedir.

Bu dönemlerde olduğu gibi 7 Haziran’da da iktidar kaybetti ve yeni bir yönetim biçimine yani bugünkü adıyla otoriter başkanlık rejimine geçiş süreci de başlamış oldu ve iktidarı geri almak için ötekileştirmeden, ayrıştırmadan ve çatışmalardan beslendi. Ne yazık ki muhalefet ise 7 Haziran sonrası ortak bir duruş sergileyemedi ve aslında 7 Haziran seçimleri sonrası bu tür çatışmacı, ötekileştiren politikaları boşa çıkarma fırsatı varken süreç doğru yönetilemedi. Sonuç olarak iktidar çatışma politikasını sürdürdü ve barışın dili, yerini şiddetin diline bıraktı. Bu politikaların bir sonucu olarak barış diyenlerin suçlandığı, kriminalize edildiği bir siyasal iklim yaratıldı. Akademisyenlerin üzerinden yapılan bu hukuksuzluk ile iktidar topluma mesaj vermeye çalıştı.

Türkiye’nin demokrasi adına karanlık birçok dönemi oldu. Sizce şu anda demokrasi adına en karanlık dönemi yaşıyor olabilir miyiz? Türkiye’de bunca yıl yaşamış bir bilim insanı ve sendika emekçisi olarak, Türkiye’nin demokrasi yolculuğu umut vadediyor mu sizce?

Yaşar Kemal ‘Eğer bir ülkede adalet yozlaşırsa, o memleketin dibi oyulmuş
demektir. Adaleti çökmüş bir milleti hiç kimse kurtaramaz’ demiş. Çok iyi biliyoruz ki adaletin olmadığı yerde işçi sınıfının da hak arama yolları da kapanır. Adaletin düzgün işlemesi için ise demokrasi şarttır. Demokrasi için ne gerekir; hukukun üstünlüğü, katılımcılık, çoğulculuk, kuvvetler ayrılığı, denge ve denetleme mekanizmalarının işlemesi ve tüm bunların güvence altına alınması. Ama ne yazık ki ülkede bunların hiç birisi işlememektedir. Kayyım zihniyeti bunun en çarpıcı örneğidir. Halk iradesinin yok edilmesi sadece HDP’li belediyelere atanan kayyımlarla izah edilmemeli. Bugün bu gidilen yol seçilmiş tüm yönetimleri tehdit eden, seçme ve seçilme hakkını gasp eden bir anlayış halini aldı. Merkezi hükümetin temsilcisi olan valinin seçilmiş yerel yöneticilerin yerine geçtiği bu sistem yeni yönetim biçiminin de bir karakteri haline gelmeye başladı.

15 Temmuz darbe girişimi sonrası ilan edilen olağanüstü hâl durumu olağan uygulamaya dönüştü. Halk iradesi silinmek istendi. Ülkede demokrasi adına ne varsa adım adım tahrip edildi. Önemli eksikleri olsa da nispi bir güç dengesine dayanan parlamenter rejim yerine otoriter başkanlık rejimi denilen ya da tek adam rejimi denilen sistem getirildi. Tek bir elden yönetilen bir ülke aslında karanlığa gömülmüştür.
Demokrasi yoksa hukukta olmaz. Yani yargının bağımsızlığı söz konusu bile olmaz. Böyle bir ortamda ekonomik üretimin olması da mümkün değil. Çünkü her şeyin tek kişide toplandığı sistem güven veren bir sistem olamaz. Tek bir kişinin çıkarı tüm ülkenin çıkarı haline getirildiğinde tamiri zor krizler içine sürükleniriz. Bu ise ülkeye getirse getirse açlık, sefalet, işsizlik, umutsuzluk ve geleceksizlik getirir.
Ama her şeye rağmen bizler umudumuzu yitirmiyoruz. Umudumuzu mücadelemizden, mücadele gücümüzü ise işçi sınıfından ve tarihimizden alıyoruz.

Türkiye’nin demokrasi yolunda ilerleyebilmesi için, siyasilerden ve iktidardan ümidimizi kestiğimiz şu dönemlerde özellikle muhalefete düşen sorumluluklar nelerdir. Vatandaş olarak bizim görevlerimiz neler olmalıdır?

Büyük çoğunluk yani; işçiler, emekçiler, köylüler, yaşamı üretenler, işsiz gençler, güvencesiz çalışanlar küçük bir azınlık tarafından, yani bir avuç sermayedar, bir avuç rant çevresi ve dertleri kendinden menkul bir iktidar tarafından yönetilmekte. O bir avuç azınlık büyük halk kitlelerini aynı sefalet içinde ama ayrıştırarak, birbirine düşman ederek yönetiyor. Artık büyük birlikteliği, dayanışmayı, ortak çıkarları, demokratik ve eşit geleceğimizi ilmek ilmek örmekten başka çare yok. Edirne ile Hakkari’yi buluşturacak ve bu karanlığı barış ve kardeşliğin aydınlık ışığıyla yok edecek bir politikaya ihtiyaç var.

Türkiye AKP Hükümeti döneminde yıllarca birçok ülke ile değişik zamanlarda krizler yaşadı ve yaşıyor. Yaşanan bu krizlerin temelinde ne yatıyor.  Türkiye diğer ülkelerle olan ilişkilerinde eski gücünü artık yitirdi mi?

Türkiye’nin dış politikası iflas etmiştir. Komşularıyla iyi ilişkiler kurma, diyalogla sorunları çözme yerine çatışma politikaları izlemiş ve bu çatışmalardan iktidar kendisini beslemeye çalışmıştır. Yine burada da yurttaşların çıkarları değil iktidarın çıkarları gözetilmiştir. İçinde bulunduğumuz siyasi ve ekonomik krizin önemli nedenlerinden bir tanesi de iktidarın dış politikada yaptığı hatalar ve bu hatalardaki ısrarıdır. Çatışmayı esas alan, diyalog kanallarını tıkayan ülkelerin iktidarlarının politikaları sonucunda sadece ülkemiz insanları değil, Ortadoğu’da yaşayan bütün halklar acı çekmiş ve çekmeye devam etmektedir. Ülkenin ihtiyacı olan savaş tezkereleri değil barış politikalarıdır. Dış politikada başarı ölçütü sorunları çatışma ile çözen değil, diyalog ile çözen ülke olmaktan geçmektedir. Güçlü olma topla, tankla değil; yaşama verilen değerle, ekonomik ve bilimsel gelişmişlikle, refah ile, huzur ile, üretim ile, adil bölüşüm ile ölçülür.

Pek çok kamu çalışanları KHK ile ihraç edildi. Açıklamalarınızda bu durumun ruhunuza yansımalarını zaman zaman okuyoruz. KHK’lı arkadaşlarınızın karşı karşıya kaldığı bu duruma ilişkin konuşurken ne hissediyorsunuz ve ne tür kaygılar taşıyorsunuz?

Bir çok emekçi haksız hukuksuz bir şekilde aileleri ile birlikte açlığa mahkum edildi. Bizimde binlerce üyemiz işinden aşından edildi. Yasalar karşısında suç saydığınız bir eylem hukuka gider hukuk karar verir. Hemen hemen tüm ihraç edilen üyelerimiz, ne adli bir soruşturmadan geçti ne de yargılanmaları söz konusu oldu. Neye göre karar verildiği belli olmayan, hukuki bir temele dayanmayan ve hala anlayamadığımız gerekçelerle işinden edildiler. Bu yapılan haksızlıklara ve hukuksuzluklara karşı öfke duymamak elde değil. Tüm bunlar karşısında adalet ve demokrasi mücadelesini herkes için büyütmeliyiz.

Türkiye’de sendikacılık yaptığınız günden bugüne, sendika özgürlüğü nasıl bir seyir izledi, şimdi ne durumda?

Sendikal hak ve özgürlükler sermaye ve onun güdümündeki iktidarlar aracılığıyla hep engellenmeye çalışıldı. Özellikle 12 Eylül darbesi sonrasında askeri zor ile uygulanan neoliberal politikalar neredeyse kesintisiz sürdü. AKP iktidarı dönemlerinde ise sendikal haklar alabildiğine geriye gitti. Hak gaspları, emek düşmanı politikalar, güvencesiz ve esnek çalışma biçimleri, özelleştirmeler, grev hakkı ihlalleri, örgütlenme önündeki engeller işçi sınıfının karşısına dikildi. Sendikal haklar hem yasal olarak hem de uygulamalarla geriye götürülmeye çalışıldı. Sağlık ve eğitim kamusal hizmet olmaktan çıktı, kar elde etme araçları haline geldi.
Yaşanan her ekonomik krizin bedeli emekçiye ödetildi. Üretim ekonomisi yerine geçen rant ekonomisi ve finans sistemi üzerinden yürütülen ekonomi sonucunda istihdam daraldı, işsizlik arttı, yoksulluk yaygınlaştı. Ekonomideki daralmaları aşmak için ise emeğin haklarıyla beraber gelirleri de tırpalanmaya başladı. İşçilerin gelirinden kaynaklar yaratıldı. İşsizlik fonu bunun bir örneğidir. İşsizlik fonu işçiler için değil sermaye için kullanılır oldu. Şimdi de kıdem tazminatı fonu ve bireysel emeklilik üzerinden yeni fonlar yaratmaya ihtiyaçlarının olduğunu söylüyorlar. Ayrıca dolaylı vergiler ve ücretler üzerinden alınan vergiler de işçi sınıfı üzerinden iktidarların gelir elde etme araçları haline getirildi. Elbette bu politikaları uygulamak için sermaye de iktidar da emeğin örgütlenip güçlenmesini istemiyor. Hele hele DİSK gibi gerçek bir sınıf örgütünden daha çok rahatsız oluyorlar. Ama nasıl ki DİSK’in kapısına kilit vurmak isteyenlere karşı 15-16 Haziran direnişi ile DİSK sahne aldı bugün de DİSK sendikal hak ve özgürlüklerin gerçek savunucusu olma mücadelesini sonuna kadar sürdürecektir. Çünkü biz biliyoruz ki Türkiye’ye demokrasi işçi sınıfının mücadelesiyle gelecek.

Türkiye’de KHK ile ihraç edilen kaç üyeniz var, kaç kişi işine geri döndü? KHK ile ihraç edilen üyeleriniz dışındaki arkadaşlarınıza ne tür desteğiniz oldu?

4000 e yakın üyemiz ihraç oldu. Bu üyelerimizin hukuk mücadelelerini ihraç oldukları günden bu güne kadar vermekteyiz. Hukuk sürecinin bütün gereklerini sendika olarak yürütmekteyiz. Ayrıca OHAL süreci de dahil olmak üzere sendikamız alanlara çıktı, açıklamalar yaptı, etkinlikler düzenledi.

 

 KHK ilgili birçok belgesel yapıldı, hikâyeler yazıldı ve en son, “Türkiye’de KHK Manzaraları” adında bir kitap çıktı. Sizce bu tür çalışmalar yeteri kadar farkındalık yarattı mı?

Elbette bunların hepsi oldukça önemli ve değerlidir. O kadar çok acı, zorluk, dramlar yaşandı ki bunları elbette çokça anlatmak ve yazmak gerek. Binlerce insanın yaşamını alt-üst eden bir süreçten bahsediyoruz. Bu konuda daha çok toplumsal destek sağlamak ve mücadeleyi, büyütmek gerekmektedir.

Ötekilerin Gündemi olarak teşekkür ederiz.