Muazzez Uslu Avcı yazdı: Korku, yaşamsal dürtüdür

Reklam!

 

 

 

Korku, yaşamsal dürtüdür. Her canlı önce varlığını tehdit eden şeylerden korkar ve savunma güdüsüyle korkulandan kaçar. Ama insan için korku sadece yaşamsal dürtüler değil, mevki kaybetmek, itibar kaybetmek, güç kaybetmek… gibi, bireysel çıkarlar için duyulan bir duygu durumudur da..
Ama niye bazıları korkusuzdur? Niye diğerkâmdır? Niye haksızlıklar karşısında sinmek yerine haksızlığı doğuran sebeplerin üstüne gider. Sanatla, şiirle, edebiyatla, bilimle, eylemle… Nedir bunca sindirme çabalarına rağmen onlara boyun eğdirmeyen? Cesaret mi, delilik mi, vicdan mı?
Ya da, tüm bu unsurları bünyesinde taşıdığı için mi? Ancak dış etkenleri acıyı algılayamayan analjezi (ağrıya duyarsızlık) denilen ender bir hastalığa yakalanan kişilerde korku duyuları gelişmemiştir, onun dışında her insan, canlı acıdan korkar. Sadece fiziksel acı değil tabi; ruhsal, maddi, manevi korkular da insana dairdir.
Neden baskı dönemlerinde bir çok sanatçı boyun eğerken, aradaAhmet Kaya, Yılmaz Güney, Victor Jara… gibileri korkusuzdur? Yılmaz Güney, adı gereği Yılmaz olmasından mı, muhalif olmuştur, yoksa vicdan insan olduğundan mı? O, bir sanatçı, hem aktör, hem senaryo yazarı, hem şair, hem edebiyatçı kimliği olan biri. Ve ünlü olmanın, balını, kaymağını, şatafatını kullanmamış. Muhalif tavrından, duruşundan ödün vermemiş bir sanatçı. Güney, sistemin onayladığı adrenalin arttırıcı uyduruk fantastik korku filmleri yapmamıştır.Tam tersi korkuyu yaratanlara karşı, dik duruşun, cesaretin, hak, adalet arayışının, mücadelenin filmlerini yapmıştır…
Kimi şairler de, korkuyu kovan, korkuya dikilen, kavga şiirleri yazmıştır. Brecht ve Neruda faşizmin en azılı dönemlerinde şiirleriyle yazılarıyla umut ve direnişin mesajlarını vermişlerdir. Şili’de faşist Pinochet döneminde, işkence edilerek ve hatta gitar çaldığı elleri kırılarak öldürülen Victor Jara, gene de ölüme işkenceden cılız düşmüş sesiyle şarkı söyleyerek gitti.
Neden bu insanlar üne şana meyletmeyip daima karşı olmanın sanatını yapmışlardır ki? Korkuyu mu seviyorlar, heyecan mı istiyorlar… Yok her şeye rağmen, her kötülüğe, baskıya, sansüre, cezaya, hastalığa rağmen ıh! demeden korkunun üstüne gittiler. Yılmaz Güney Korkmuyor muydu Fatoşu’undan, biricik oğlundan ayrı kalmaktan, süresi belirsiz hapisler de yatmaktan…
Sanatçı sadece estetiğin, aşkın, hüznün edebiyatını yapmaz. Sanatçı toplumdan kopuk, toplum içindeki yerini sadece şöhrete ayıran kişi değil, tüm doğayı, insanı duya bilen gerekirse onların dili olabilen onların ağrısını , sancısını , kaygısını duyabilen ve bunu sanat yoluyla toplumun sanat aynasında kendisini görebilmesini de ihmal etmemeli. Gerekirse, topal bir kadının ayağı, kör bir köpeğin gözü, kalbi kırılmış bir çocuğun sevinci olabilmeli.
Korku imparatorluklarının oyunun bozucusu, korkutulan kitlenin cesaretlendiricisi olmalı.Sanatçı korku duvarlarının arkasına sinen değil duvara karşı durabilen olmalı, tıpkı Warren Zevon’un ”Aint That pretty at oll” şarkısında olduğu gibi
”Gidip kendikendime duvara karşı bağırıp çağıracağım
Çünkü hiç bir şey hissetmemektense kötü hissetmeyi yeğlerim”
Brecht’in, Hitler’e ses çıkarmayan “makus talihlerine” razı sanatçılara seslenişinde olduğu gibi “Sizler şu an batmakta olan geminin duvarlarına çiçek resimleri yapıyorsunuz ve bunun adına sanat diyorsunuz.”
Sizler de bu faşist dönemin sanatçılarısınız, hem de bizim sanatçılarımızsınız. Ama diliyle dişi arasında mırıldanıp ne dediğini anlamadığımız fırıldak sözlerle değil. Ucu açık cümleleri anlayabilmek için ”şair gel hele burada ne demek istiyorsun ?” Ama sanatçılar cevabı bulunmayan sorular değil, gösteren, işaret edenlerdir de…
Korku çoğunlukla zayıf gruplar denilen gruplara yöneliktir; çocuklar, kadınlar, göçmenler, etnik azınlıklar, yoksullar… Korkunun iktidarı daima güçsüzü kurban seçer. Değişime karşı olanlar ve statükoyu korumak isteyenlerin başvurduğu bir şiddet biçimidir korkutmak. Çoğunluk sinebilir ama sinmeyen her şeye rağmen yaşamayı değil, insanlık onuru için, kendine duyduğu saygı için korkuya teslim olmazlar.
Onların da insani zaafları, kırılganlıkları, korkuları olacağını bilerek, korkunun sadece varoluşu savunmak duygusu olmadığını, ayrıca onur için üstüne gidilecek defedilmesi gereken bir duygu da olduğunu görmek için sanata edebiyata baktık. Topluma malolmuş, insanların ağzına yazısına, sanatına baktık. Ve karanlık günlerde insan gözü, umutlu, direngen, muhalif, pırltılı söz söyleyenleri arar. Sanatçıların şairlerin eserlerine baktıklarında ”işte budur!” diyebilecekleri, sözler, işaretler arar…
1 Nisan 2018/ GÜNEY KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ